24 Mart 2007 Cumartesi

Türkçe Hakkındaki Görüşlerim

"...Anadili Türkçe olan bir kişinin kısa cümlelerle düşündüğü, konuşma anında ise bu kısa cümleleri çeşitli yollarla birbirine bağlayarak karmaşık yapılar kurduğu görüşündeyim. Bu "cümle bağlama eğilimi" bazı konuşurlarda zayıf, bazılarında ise adeta bir hastalık derecesinde güçlü olabilir. Bu son durumda ortaya çıkan dilsel yapılar, insan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtıyor. Farklı dil gruplarına ait birçok dili incelediğim halde şimdiye kadar hiçbir dilde beni Türkçe’deki karmaşık cümle yapıları kadar büyüleyen bir yapıya rastlamadığımı söyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz, bazen kendime "keşke Chomsky de gençliğinde Türkçe öğrenmiş olsaydı... ", diyorum. Eminim o zaman çağdaş dilbilim İngilizce’ye göre değil, Türkçe’ye göre şekillenmiş olurdu..."

Johan Vandewalle

Johan VANDEWALLE kimdir?

15 Şubat 1960 Belçika doğumlu, 34 dil ve lehçe bilen, Dünyanın en büyük dilbilimcilerinden Johan Vandewalle dillere ilgisinin başlayaşını şöyle anlatıyor:
Türkçe ile ilk kez 1973’te yaptığı bir İstanbul gezisi sırasında tanıştığını belirten Vandewalle, şunları kaydetti: “O zaman 13 yaşındaydım. O gezide yaşadığım misafirperverlik beni çok etkiledi ve Türkçeyi öğrenmeye sevk etti. Türkçeyi biraz öğrenince, matematiksel yapısına hayran kaldım. Ve bu dili, bütün yanlarıyla incelemeye karar verdim.” Vandewalle, Belçika’ya döndükten sonra Türkçeyi öğrendiğini, daha sonra da Osmanlıca ve eski Uygur Türkçesini öğrenerek Orhun Abideleri'ni incelediğini anlattı.

Vandewalle’nin bildiği diller

Wandewalle, Flemenkçe, Latince, İngilizce, Almanca ve Türkçenin yanı sıra Farsça, Çağdaş Arapça, Rusça, Osmanlıca, Klasik Arapça ve Eski Slavcayı öğrendiğini kaydetti. Türkçeye olan merakının ardından da Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen, Azeri, Uygur, Tatar, Başkurt, Tuva, Orhon, Eski Uygur, Kuman ve Çağatay Türkçeleri ile Tacikçeyi de kendi kendine öğrendiğini söyledi. Arapça kursu sonucunda da Mısır ve Fas Arapçasını öğrendiğini anlatan Vandewalle, yalnızca seyahatlerde kullanmak amacıyla da İtalyanca, Arnavutça, Yunanca, Hintçe, Urduca ve Fince öğrendiğini söyledi. Vandewalle, sadece dil merakından dolayı da Gaelic, Japonca, Svahili ve Sırpça kitaplar okuduğunu ve bunları anladığını kaydetti.

Johan Vandewalle, dil öğrenmenin paha biçilmez bir zenginlik olduğunu vurgulayarak, amacının, bu zenginliği insanlarla paylaşmak ve onlara da öğretmek olduğunu kaydetti. 1987 yılında katıldığı yarışmada, 22 yaşayan dili kullanarak ‘en çok dil bilen Belçikalı’ unvanı aldığına işaret ederek, “Ancak amacım, dil konusunda rekor kırmak değil. Azimli olduktan sonra öğrenilemeyecek dil yoktur.” dedi. Vandewalle, Belçika’da bulunan ve başkanı olduğu ‘’Oryantal, Doğu Dilleri ve Kültürleri Öğretim Merkezi’’nde farklı düzeylerde konuşulan Türkçe ve Arapça dersleri verdiğini, ayrıca değişik ülkelerde yaşayan ve Türkiye Türkçesini öğrenmek isteyenler için ‘’Türkçekent’’, Türk lehçelerine meraklı olanlar için de ‘Türkçestan’ adlı internet siteleri hazırladığını bildirdi.

Kendisi tarafından kaleme alınan yazının aslı:

Karmasik cumlelerle ilgili soruma yanit veren Sayin Saban Gul ve Ahmet
Aydin'a tesekkurler.

Karmasik cumlenin parcalara, yani daha kucuk cumlelere ayrilmasi guzel
bir yontem. Bu yontem, ogrencinin anlasilmasi kolay parcalardan hareket
ederek karmasik cumlenin anlamini bulmasini kolaylastiriyor. Ancak zayif
tarafi bence karmasik yapinin parcalardan nasil insa edildigini
yeterince aciklamamasidir. Asagida bu problemi halletmek icin karmasik
yapilari gorsellestirmek icin bir yontem onerecegim.

Anadili Turkce olan bir kisinin kisa cumlelerle dusundugu, konusma
aninda ise bu kisa cumleleri cesitli yollarla birbirine baglayarak
karmasik yapilar kurdugu gorusundeyim. Bu "cumle baglama egilimi" bazi
konusurlarda zayif, bazilarinda ise adeta bir hastalik derecesinde guclu
olabilir. Bu son durumda ortaya cikan dilsel yapilar, insan zihninin
ustun olanaklarini en guzel sekilde yansitiyor. Farkli dil gruplarina
ait bircok dili inceledigim halde simdiye kadar hicbir dilde beni
Turkcedeki karmasik cumle yapilari kadar buyuleyen bir yapiya
rastlamadigimi soyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz,
bazen kendime "keske Chomsky de gencliginde Turkce ogrenmis olsaydi... "
diyorum, eminim o zaman cagdas dilbilim Ingilizceye gore degil, Turkceye
gore sekillenmis olurdu...

Konumuza, yani onermek istedigim yonteme, donelim:

"Olayi tartismak uzere ust duzey bakanlarin katildigi acil toplantiya
cagrilan Sivil Havacilik Bakani Huseyin, hava trafik kontrol merkezini
arayan bir kisinin, ucagin kacirildigini soylemesinin �yanlis alarma�
neden oldugunu soyledi." ("Yanlis alarm korkuttu", (3/10/2001, NTVNSMBC)

Bu karmasik cumlenin yapisini ogrencilerimiz icin en iyi sekilde
gorsellestirmeye calisalim. Yapiyi ayirdigimiz parcalari (ilk 3 kelimeyi
simdilik birakalim) asagidaki kaliba gore gosterelim:

+belirtili ozne
| tumlec
+eylem

Boylece elde ettigimiz kisa cumlelerin sayisi 7'dir. Bu kisa cumlelerin
bazilarinin diger cumlelerde ozne, nesne,... konumuna gectigini
gosterebilmek icin cumlelerimizi numaralayalim. Asagida bu numaralari
parcalarin karmasik yapinin icindeki yerine gore sectim (belki daha
uygun bir numaralama onerilebilir). Sifat-fiil ictumtesi (relative
clause) olusturulurken silenen bazi ogeleri de tekrar ekledim: 1'deki
"Sivil Havacilik Bakani Huseyin", 2'deki "toplanti", 4'teki "kisi".
Aslinda co-referential (gonderim acisindan ozdes) olan ogelere ayni
endeksler de eklenebilirdi, ancak yontemi ogretim alaninda uygulamayi
amacladigim icin, ogrencileri fazla korkutmamak icin, bundan vazgectim:

1+Sivil Havacilik Bakani Huseyin
| acil toplantiya
+cagrildi

2+ust duzey bakanlar
| toplantiya
+katildi

3+ Sivil Havacilik Bakani Huseyin,
| "7"yi
+ soyledi.

4+kisi
| hava trafik kontrol merkezini
+aradi

5+ bir kisi
| "6"yi
+ söyledi

6+ ucak
+ kacirildi

7+ "5"
| yanlis alarma
+ neden oldu

Ayni numaralamayi kullanarak karmasik yapiyi simdi asagidaki gibi
gorsellestirebiliriz. Sozcukler satir satir olarak soldan saga dogru
okundugunda asil cumlemizi tekrar buluyoruz (bu yapinin ekraninizda
dogru gozukmesi icin Courier gibi "non-proportional" font secmeniz cok
onemli!):

1+(Sivil Havacilik Bakani Huseyin)
| 2+ust duzey bakanlarin
| | (toplantiya)
| +katildigi
| acil toplantiya
+cagrilan
3+ Sivil Havacilik Bakani Huseyin,
| 4+(kisi)
| | hava trafik kontrol merkezini
| +arayan
| 5+bir kisinin,
| | 6+ ucagin
| | + kacirildigini
| 7+ + söylemesinin
| | yanlis alarma
| + neden oldugunu
+ soyledi.

Fazla karmasik olmayan yapilarin gorsellestirilmesi icin ayraclarla
yetinilebilir:

Bir kisi, [ucagin kacirildigi]-ni söyledi

Ancak yapi cok karmasik olunca ayrac kullaniminin, dilbilimci olmayan
yabancilara Turkce ogretiminde bir cozum olamayacagi sanirim asagidaki
ornekten anlasiliyor:

[[Ust duzey bakanlarin katildigi] acil toplantiya cagrilan] Sivil
Havacilik Bakani Huseyin, [[[hava trafik kontrol merkezini arayan] bir
kisinin, [ucagin kacirildigini] söylemesinin] yanlis alarma neden
oldugunu] soyledi.

Anlattigim yontemle ilgili ne dusunuyorsunuz? Isterseniz ayrintilara
girebilirim.

Selam ve saygilarimla,

Johan Vandewalle

Kaynakça:
http://groups.yahoo.com/group/Turkish-FL/message/314
http://www.zaman.com.tr/?bl=bolgehaberleri&alt=icanadolu&trh=20050612&hn...
http://www.zaman.com.tr/?bl=haberler&alt=&trh=20050611&hn=182189
http://de.wikipedia.org/wiki/Johan_Vandewalle
http://www.dilimdilim.com/icerik/makaleler/Johan_Vandewalle.htm

Johan Vandewalle tarafından kurulan ve yönetilen; yabancılara Türkçe öğretmeyi amaçlayan öbeğe katılmak için http://groups.yahoo.com/group/Turkish-FL/ adresini kullanabilirsiniz

4 Mart 2007 Pazar

ATATÜRK ve TÜRK DİLİ

Prof. Dr. Osman Fikri SERTKAYA

Türk Dil Kurumunun Sayın Başkanı,

Pek değerli hocalarım ve meslektaşlarım,

Değerli konuklar ve sevgili öğrenciler.

Sözlerime Azerbaycan’ın başşehri Bakû’de duyduğum bir atasözü ile başlamak istiyorum. Mazine gülle atsan, istikbal seni topa tutar. Yani “Sen geçmişine kurşun sıkarsan, geleceğin seni topa tutar”. Biz Türkçeye, Türk diline bu açıdan bakmak zorundayız. Konumuz Atatürk ve Türk Dili. Ancak, Atatürk’ün dil ve kültür konularındaki görüşlerini değerlendirmeden bu konuyu anlamak ve anlatmak mümkün değil.

Tarih 29 Ekim 1923. Cumhuriyet ilân edilmiş. Türkiye Cumhuriyeti, yeni ve genç bir devlet. Atatürk cumhuriyetin ilânından dört-beş gün sonra M. Fuat Köprülü’yü çağırarak; “Fuat Bey cumhuriyeti kurduk. Artık cumhuriyeti ve devletimizi ilmî temeller üzerinde yükseltmek zamanı gelmiştir. Lütfen İstanbul Darülfünûnu bünyesinde Türkiyat Enstitüsü’nü kurunuz” direktifini veriyor ve Fuat Köprülü daha Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluţunun üzerinden bir hafta geçmeden İstanbul Darülfünûnunda 10 ay sürecek bir hazırlık çalışmasına başlıyor. Hazırlanan dosya Atatürk’e sunuluyor ve Atatürk tarafından incelenerek son şekli veriliyor. Sonuçta T.C. Bakanlar Kurulu’nun 1111 sayılı kararıyla 12 Kasım 1924’de İstanbul Darülfünûnuna bağlı Türkiyat Enstitüsü kuruluyor. Genç cumhuriyetin dar bütçesinden, Fuat Köprülü’nün emrine Türkiyat Enstitüsündeki dil ve kültür çalışmaları için 200.000 lira da tahsisat ayrılıyor.

Fuat Köprülü, Atatürk’e Enstitünün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğu zaman aldığı cevap çok dikkate değerdir. “Fuat Bey! Karlı Tanrı dağlarının önünde elinde meş’ale tutan bir bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin”. O zamandan bu zamana kadar Türkiyat Enstitüsünün kitapları üzerinde bu amblem korunmuştur.

Ben zaman zaman merhum Celâl Bayar’a ziyaretlerde bulunur ve eskiyle ilgili hatıralarını dinlerdim. Celâl Bayar’dan Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı forsunun içine bir bozkurt resmi yaptığını duydum. Eski Hayat mecmualarında da bu konuda bir yayın hatırlıyorum. Ancak bugün bizim Cumhurbaşkanlığı forsumuzda 16 yıldız var. Bu yıldızlar geçmişin 16 Türk devletini yani kökümüzü ifade ediyor.

Dil ve kültür işlerine birinci derece ilgi gösteren Atatürk, bakıyor ki Türkiyat Enstitüsü İstanbul’da, ama kendisi Ankara’da. Dil ve tarih çalışmalarını Ankara’da kendi gözetim ve denetiminde yapacak ilim kuruluşlarının gereğini duyuyor. Yusuf Akçura ile konuştuğu zaman ‘İşte aradığım adam’ diyor ve 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyetini Yusuf Akçura’ya kurduruyor.

Değerli konuklar! Bir yanlış anlamayı önlemek isterim. Daha sonraları Türk Tarih Kurumu adını alan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Atatürk’ün ‘Ben de tarih işlerinde çalışayım’ arzusuyla kurulmuyor. O zamanlar Afet İnan, Atatürk’e çeşitli kitaplardan batılıların Türk tarihine nasıl baktığını anlatıyor. Atatürk ‘Bizim tarihimiz böyle değil’ diyor. Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin kendi tarihimizi daha doğru ve objektif ölçülerle araştıracağına ve değerlendireceğine inanıyor.

Ben Atatürk’ün okuduğu bazı kitapları inceledim. Atatürk Vilhelm Thomsen’in Inscriptions de l’Orkhon [Orhun Yazıtları] adlı eserini okumuş. Birçok kelimenin altını mavi kalemle, kırmızı kalemle çizmiş, bazı kelimeleri yeniden tercüme etmiş, bazen soru işareti koymuş. Kısacası Atatürk millî pınardan su içmiş, ecdadımız Köl Tigin’in, Bilge Kağan’ın metinlerini orijinalinden okumuţ. Atatürk kökümüzü, geçmişimizi bildiği için batılıların yapmış olduğu yanlış tarih yorumları karşısında Türk Tarih Kurumu’nu kurduruyor.

Bir süre sonra dil işleri ile ilgili bir kuruluşun da gerekli olduğu anlaşılıyor. O zaman da Atatürk, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kuralım diyor. Böylece 12 Temmuz 1932 tarihinde daha sonra Türk Dil Kurumu adını alacak olan Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruluyor. Ben size Türk Dili dergisinin Nisan 1933 tarihli 1. sayısını getirdim. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin nasıl ve kimler tarafından kurulduğu vb. hepsi burada yazılı. Az önce ise Eylül 2001 tarihli 598. sayımız geldi. Bunlara sonra döneceğim.

***

Şimdi Atatürk’ün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden birincisini inceleyelim. Bu ilk devreye ben aşırı özleştirmecilik “Tasfiyecilik” devresi adını veriyorum.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulduğu zaman Atatürk’ün önünde yakın geçmişin iki dosyası duruyor. Bir tanesi 1928 yılında yapmış olduğu Yazı Devrimi. Bir tanesi de Kubilay olayı, yani gerici ayaklanması. Dolayısıyla Atatürk yazı devriminin güçlenmesi ve köklenmesi için belirli bir kültür hareketinin olmasını istiyor. Bu belirli kültür hareketi ona söylenilene göre Arap, Fars kelimeleriyle ilgimizi kesmek şeklinde olmalıdır. İşte bundan dolayı 12 Temmuz 1932’den 1934’de 1310 sayfalık Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları. Tarama Dergisi’nin çıkmasına kadar Türkiye’de Türk Dil Kurumunda bir tasfiyecilik veya öztürkçecilik olayı yaşanmıştır. Bunu görmezden gelemeyiz. Cumhuriyet Türkçesinin içerisindeki Arapça ve Farsça asıllı bütün kelimeler aforoz edilerek yerlerine öztürkçe olduğu söylenen yeni karşılıklar bulunmuş, teklif edilmiştir. Bu yeni karşılıkları nasıl bulacaklardı? Anadolu’dan derleme, yurt dışı sözlüklerinden yani Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar sözlüklerinden de tarama yaptılar.

Tarama Dergisi’nin ön sözünde “Bir sözün dergide bulunması o sözün dilimize gireceği manasını anlatmaz. Dergideki sözler öz Türkçe karşılık arayanların seçmesine arz edilmiş ham veya az işlenmiş malzeme demektir” denilerek, dergiye, herhangi bir Osmanlıca kelimenin yerine birkaç “öztürkçe” karşılık konulmuştur. Devlet dairelerindeki yazışmaların ve gazetelerin Tarama Dergisi’ndeki karşılıklarla yazılması, üstelik bunda da bir birlik gözetilmemesi bir dil anarşisi doğurmuştur. Çünkü birisi kalem yerine cizgiç derken diğeri kamış, bir başkası kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuţ demiş, herkes ancak kendi yazdığını anlamıştır. Nasıl mı?

Bu derleme ve taramaları yaptıkları zaman; kalem kelimesine karşılık buluyorlar. Cizgiç, kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuţ. Tarama Dergisi’ni açıyorsunuz; sayfa 425’te kalem kelimesi karşısında Türk lehçelerinden gelen yedi ayrı kelime. Burada bir olayı daha açıklayalım. Yaşlı yazarlar Lâtin harflerini iyi yazamadıkları için yazılarını Arap harfleriyle yazıyorlar. Dilleri de Osmanlı Türkçesi dediğimiz eski dil. Gençler bu yaşlı yazarların Arap harfleriyle yazdıkları yazılarını önce 1928’de kabul edilen Lâtin harfle- rine çeviriyor. Yani ilk işlem Arap harfli makaleyi Lâtin harflerine çevirmek. İkinci işlem ise o muharririn, o yazarın makalesindeki Arapça kelimeleri çizip, yerine Türkçe karşılıklarını koymak. Ancak Tarama Dergisi’nde bire bir karşılık yok ki. Bu yüzden kalem kelimesi yerine bir yazar cizgiç, birisi kamış, birisi kavrı, birisi sızgıç, birisi yağuç, birisi yazgaç, birisi yuvuţ karşılığını kullanıyor. Bu yüzden de hiçbir kimse diğerinin yazdığını anlamıyor. Herkes ancak kendi yazdığını anlıyor. Türkçe asıllı olmadığı için şey kelimesini bile kullanmak istemeyen aşırılık, dili bir çıkmaza sokuyor. Atatürk’ün en yakını Falih Rıfkı. Atatürk bu konuda Falih Rıfkı Atay’a ‘Çocuk! diyor; Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar. Biz de bu çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız. İşte Atatürk’ün Cumhuriyet Türkçesinde Arapça, Farsça yahut yabancı asıllı kelimelere karşı yapılan tasfiyecilik hareketindeki kanaati budur. Bunu hepiniz biliyorsunuz.

Bu durumu nasıl düzeltmek lâzım. Atatürk hayatı boyunca girmiş olduğu hiç bir muharebeden ve hiçbir savaştan mağlûbiyet almayan ender komutanlardandır. Onun hayatında hiçbir cephede mağlûbiyet yoktur, dil cephesinde de mağlup mu olacaktır. Hayır. Onda da galip olmak için yol arayacaktır. Onun için yolunu bulmak istiyor. 1934’de başka bir emir veriyor. Ancak bu emrini vermeden önceki mesajını size okumak istiyorum. “Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım, Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu Kutlularım” Gazi Mustafa Kemal.

Atatürk, Tarama Dergisi’ndeki karşılıklarla yazılan ve içerisinde 35 öztürkçe kelime kullanılan ilk nutkunu ise 3 Kasım 1934 tarihinde Çankaya Köşkü’nde İsveç Veliahdı Prens Güstav Adolf (Kral VI. Güstav)’un şerefine verdiği ziyafette şu şekilde okuyordu. Agâh Sırrı Levent’in Türk Dilinde Geliţme ve Sadeleţme Evreleri (Ankara, 1960, s. 424-426) adlı eserinde yayımladığı nutuk metni:

Altes Ruvayâl,

Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken, duygum, tükel özgü bir kıvançtır.

Burada kaldığınız uzca sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi, bu yurta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankusunu bulacaksınız.

İsveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, onu, bu iki ulus, ünlü, sanlı özlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.

Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini o denlü yaltırıklı yöndemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.

Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bu gün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: baysal utkusu.

Altes Ruvayâl,

Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erksürmenin gücü işte bundadır.

Ünlü babanız yüksek kralınız Beşinci Güstav’ın gönenci için en ısı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl Prenses İngrid’in esenliğini; tüzün İsveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum.

***

Atatürk’ün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden ikincisini inceleyelim. Bu ikinci devreye ben mutedil özleţtirmecilik “Tereddüt” devresi adını veriyorum.

Bu devre 1934 yılında Tarama Dergisi’nin yayımlanmasından 24 Ağustos 1936 Güneş-dil Teorisi’inin ilânına kadar olan devredir. Bir önceki devrede Arapça ve Farsça asıllı kelimelerin tamamıyla tasfiye edilmek istenmesi bir dil çıkmazı yaratmıştı. Türk Dili Araştırma Kurumu başkanı Saffet Arıkan bu durumu bir parça frenlemek için Atatürk’e bir Kılavuz Komisyonu kurulmasını teklif etmiştir. Atatürk de bu fikri uygun bularak Saffet Arıkan’a bu komisyonun teţkili için yetki vermiţtir.

Osmanlıcadan Türkçeye-Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları komisyonu, Türk Dili Araştırma Kurumu Umumî Merkez Heyeti’nin verdiği karar üzerine 24 Aralık 1934 tarihinde Ulus gazetesinde çalışmalarına başlamış ve hazırlanan karşılıklar 25 Mart 1935 tarihinde Ulus gazetesinde ilân edilmiţtir.

“Yaymalar” 4 Mayıs 1935 tarihinde tamamlanarak kılavuz çalışmaları 9 Mayıs 1935 tarihinde sona ermiştir. 1935 Haziranında Osmanlıcadan Türkçeye, 26 Eylül 1935 “Dil Bayramı”nda ise Türkçeden Osmanlıcaya cep kılavuzları yayımlanmıştır. Yukarıda adı geçen Kılavuz Komisyonu’nun seçimi Türk Dili Araştırma Kurumu Umumî Merkez Heyeti tarafından 18 Aralık 1934 tarihinde Falih Rıfkı Atay, Fazıl Ahmet Aykaç ve Naim Hazım Onat’a verilmiştir. Falih Rıfkı ise komisyon Başkanı olarak Türk Dili Araştırma Kurumu Merkez Heyeti üyelerini komisyondan hariç tutunca bu üyeler Atatürk’e komisyon üyelerinin Osmanlıca taraftarı olduklarını telkine çalışmışlar. Atatürk de Merkez Heyeti’nin komisyona katılmasını arzu etmişti. Komisyon 12 Ocak 1935 tarihinden itibaren müşterek çalışmaya başlarken, iki grubun münakaşaları da birlikte başlamıştır. Yapılan yüzlerce münakaşadan sonra çıkan cep klavuzlarının bile Tarama Dergisi’nin yarattığı dil anarşisine tesir etmediğini gören Atatürk, artık özleştirmenin de sınırlı olacağını kabul etmiş bulunuyordu. Sabah, millet, devir, kuvvet, kemal, hatıra ... gibi kelimeler Ulus gazetesinde yayımlandığı zaman Falih Rıfkı’ya şöyle demiştir: “Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon hâlinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez. Falih Bey, biz Osmanlıcadan ve batı dillerinden istifadeye mecburuz.”

Bu devrenin sonunda dördüncü Dil Bayramı dolayısıyla Atatürk’ün kutlama mesajının dilini bir önceki devrenin sonunda yer alan kutlama mesajı ile karşılaştırmak durumu anlamaya yeter. Atatürk Dil Bayramı dolayısıyla şu telgrafı gönderiyor. “Dil Bayramını mesai arkadaşlarınızla birlikte kutladığınızı bildiren telgrafı teşekkürle aldım. Ben de sizi tebrik eder ve Türk Dil Kurumu’na bundan sonraki çalışmalarında da muvaffakiyetler dilerim.” K. Atatürk.

***

Atatürk’ün Türk dilini değerlendirdiği üç devreden üçüncüsünü inceleyelim. Bu üçüncü devreye ben “Güneţ-Dil Teorisi” yani “Özleţtirmeyi red, yaţayan dile dönüţ” devresi adını veriyorum.

Bu devre 24 Ağustos 1936 Güneş-Dil Teosi’nin ilânından 10 Kasım 1938 tarihinde Atatürk’ün vefatına kadar olan devredir. Bu devrenin parolası Atatürk’ün şu sözüdür: Türkçe’de kalacak kelimelerin aslında Türkçe olduğu izah edilmeli.

İşte Atatürk’ün dilciliğinin 3. devresini teşkil eden Güneş-Dil Teorisi’inin dünya yüzünde bulunan bütün dillerdeki kelimelerin Türkçe asıllı olduğunu iddia etmesinin sebebi budur. Atatürk hiçbir zaman yüzde yüz Türkçe konuşulmayacağını anlamıştı. Hiç olmazsa dilde kullanılan yabancı asıllı kelimelerin Türkçe asıllı olduğu ispat edilmeli idi. Böylece dildeki aşırı tasfiyeciliği de durdurabilecekti. Bu yüzden Güneţ-Dil Teorisi’ni ortaya atmıştır.

Güneş-Dil Teorisi Atatürk’ün dil teorisidir. Bu teorinin kaynağı Atatürk tarafından not olarak hazırlanmış olan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımdan Türk Dili isimli kitabın 7. sayfasında da söylenildiği üzere Dr. Phil. Hermann F. Kvergitsch’in La Psychologie de Quelques Elements des Langues Turques (Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi) isimli, Fransızca yazılan 41 sayfalık basılmamış eseridir. Bu tez, yazarı tarafından 1935 yılında Viyana’dan Atatürk’e gönderilmiştir. Teorideki esas fikir bizzat Atatürk tarafından geliştirilmiş ve teori, yeni şekli ile (24 Ağustos 1936 Pazartesi günü toplanan ve 31 Ağustos 1936 Pazartesi gününe kadar süren) 3. dil kurultayında ilân edilmiştir. (Bu kurultayda kurumun adı değiştirilerek Türk Dil Kurumu hâlini almıştır.)

Hermann Kvergitsch’in teorisinin ana fikri “Türk dilinin dünyada esas bir dil olduğu ve dünya dillerindeki birçok kelimenin de Türkçeden türediği” şeklindedir. Atatürk iyi Fransızca biliyor. Bu teoriyi okuduğu zaman ‘tamam’ diyor. ‘aradığımı buldum’. Madem ki Türk dili dünyanın temel dillerinden birisidir, ki gerçek de budur. Dünya dilllerindeki birçok kelime bu teoriye göre Türkçeden çıkmıştır. O hâlde bizim dilimizin içerisinde kullanılan ve yabancı asıllı olduğu iddia edilen kelimeleri atmamıza gerek var mı? Yok. Onlar da dilde kullanılsın’.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Güneş-Dil Terosi hakkında şunları söylemektedir: “Viyana’lı bir dil uzmanı bir tez hazırlamış. Bizim sesli ve sessiz harfler üzerinde durmuş. Her harfe ayrı bir anlam vermiş ve bu tezi o zamanın Matbuat Umum Müdürü olan Vedat Nedim Tör’e göndermiş. Vedat Nedim benim arkadaşımdır. Tezi alıp bana getirdi. Ben de bunun dil ile ilgisi olduğunu görünce Atatürk’e götürdüm. Atatürk tezi okuyunca, “Tamam” demişti, “Aradığımı buldum”. Sonra o uzmanı Ankara’ya, Dil Kurultayı’na çağırdılar.

Güneş-Dil Teorisi’nin özü, Türkçenin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiğinin bazı ses gelişme ve değişmeleri ile açıklanmasıdır. Bu mahiyette bir görüşü taşıyan Güneş-Dil Teorisi 1932’den 1936’ya kadar dil davasında esas tutulan aşırı tasfiyeciliği ve özleştirmeciliği de bir anda durdurmuştur. O ana kadar yapılan tasfiye ve özleştirme hareketlerinin sonucunu dikkatle müşahede eden Atatürk, bir çıkmaza saplanıldığını görerek, bu gidişin durmasını bizzat arzu etmiştir.

Ben üţenmedim Türk Dili dergisinde, Tan gazetesinde, Cumhuriyet gazetesinde, Ulus gazetesinde o zaman yapılan Güneş-Dil Teorisi açıklamalarını teker teker aradım. Aristotales’in Ali ustadan geldiği benzeri tuhaf açıklamalar gördüm. Sinüs ve kosinüs kelimelerinin Türkçe olduğu anlaşılarak ispat edilmiş. Sümerce, Hititçe, Arapça, Farsça, Lâtince, Fransızca vb. gibi dünya dillerindeki her kelimenin etimolojileri yapılmış. Teori ile bir dönüş yolu açılıyor ama uygulama son derece yanlış. Ve o sıralarda Atatürk hastalanıyor.

Güneş-Dil Teorisi’nin dil davasındaki müspet yönü tasfiyecilik ve özleştirmecilikteki aşırılığı durdurmasıdır. Fakat bu durumun yanında Sümerce, Hititçe, Arapça, Farsça, Lâtince, Fransızca ... vb. gibi eski ve yeni dillere ait kelimelerin Türkçe asıllı olduğunun iddia edilmesi, yurt içinde ve dışında tepkiler uyandırdı. Bu yüzden de teorinin manevî değeri ve itibarı sarsıldı.

Bütün bunlara rağmen Güneş-Dil Teorisi hedefine ulaşmıştır. Bu teorinin gayesi, devrindeki tasfiyeciliği durdurmaktı. Bu durum hasıl olmuştur. Fakat bir taraftan da bu teorinin ortaya atılması, bir ilim meselesi olan dil konusuna bilgisiz ve yetkisiz kimselerin karışmasına ve söz sahibi olmasına sebep olmuţtur.

Atatürk, bu üçüncü devrede, konuşma ve yazılarında, yeni kelimelerden kamutay, saylav, ulus, ulusal, siyasa, siyasal, tecim, ajun, genelik ... vb. gibileri yerine yaţayan Türkçedeki Millet Meclisi, millet vekili, millet, milli, siyaset, siyasi, ticaret, dünya, refah vb. gibi kelimeleri kullanarak tercihini belirtmiştir. Yani dilde aşırı ırkçı ve tasfiyeci olanların gürünüşünü terk ve reddetmiştir. 1937 yılının Eylülünden sonra da vefatına kadar Güneţ-Dil Teorisi’nden bahsetmemiţtir.

Tasfiyeciliğin ve özleştirmeciliğin kesin olarak red ve terk edildiği bu üçüncü devrenin sonunda Atatürk, dil bayramını şu mesajla kutluyordu. “Dil Bayramı münasebetiyle bana karşı gösterilen temiz duygulardan çok mütehassis oldum, teşekkür eder, verimli çalışmalarınızda sürekli başarılar dilerim.

Görüyorsunuz ki Atatürk doğru yolu, orta yolu bulmuş, Türkçe kelimeler kullanıyor ama gerekiyorsa orada teţekkür ve münasebet kelimesini kullanmaktan da çekinmiyor. Kısacası 1932-1934 yılları arasında aşırı bir tasfiyecilik ve özleţtiricilik hareketi yapılmıştır. Bunun yanında belirli derleme ve tarama çalışmaları da yapılmıştır. Tasfiyeciliğin ve özleştiriciliğin temel noktasının yanlış olduğu görülerek konu ilmî bir çalışma sistemi içerisine sokulmak istenmiţtir. Ancak iki ţey bize mani olmuţtur. Birincisi Atatürk’ün 1936’dan hemen sonra hastalanmasý ve akabinde vefat etmesi. İkincisi Türkiye Cumhuriyeti’nin o zaman Türk filologlarından yoksun oluşu. R. Rahmeti Arat, Ahmet Caferoğlu, Abdülkadir İnan vb. gibi iki üç tane dil bilgini hocamız var. Onların ve birlikte çalıştıkları kişilerin o zamanki bilgileri de derlenen kelimelerin başka dilden olduğunu anlamaya yetmiyor. Mantı’nın, tayfun’un Çince olduğunu, kent kelimesinin bir Orta Çağ İran dili olan Sogdça olduğunu kimse bilmiyor. Doğu Türk lehçelerinden kelimeleri derliyorlar. Ţehir kelimesini Farsça ţahr kelimesinden geldiği için atıyoruz yerine öztürkçe diyerek baţka bir Farsça kelime olan kent kelimesini getiriyoruz. Baţţehir kelimesi baţkent hâlini alınca öztürkçecilik yaptığımızı zannediyoruz. Dolayısıyla o zamanki eksiğimiz Türk filolojisiyle uğraşan kişilerin olmayışı.

Biliyorsunuz batı tipinde ilk Türk grameri Ana Hatlarile Türk Grameri başlığıyla 1949 yılında hocamız Tahsin Banguoğlu tarafından yazıldı. Ben, size Profesör Tahsin Banguoğlu’nun Türk dili profesörü olmasını anlatayım. Cumhuriyetin dil ve kültür ile ilgili meseleleri konusunda bu devrede yaşayan kişilerle bire bir çok görüştüm. Ayda bir defa Tahsin Banguoğlu hocamızın evine giderdik. Banguoğlu bir gün “Size bir hatıramı anlatayım arkadaşlar” dedi. “Siz göç yolları haritasının nereden geldiğini biliyor musunuz?” diye sordu. “Ben Ankara’da Gazi Terbiyede genç bir öğretmendim” dedi. Bir gün sirenler çaldı. Ne oluyor diye sorduk. “Atatürk geldi” dediler. Atatürk aşağıdaki sınıflardan birine girmiş. Sınıfta Muhittin Baha Pars adlı tarih hocası ders yapıyor... Öğrenciler Atatürk’ü görünce eski yazı kitapları saklamışlar. Atatürk arkada bir sıraya oturmuş, “Ne yapıyordunuz Muallim Bey?” diye sormuş. Muallim: “Paşam Orta Asya’da Türkleri inceliyorduk” demiţ. Herkes biliyor ya Atatürk Orta Asya ile ilgileniyor. Atatürk: “Muallim Bey derse devam edin” demiţ. Muallim Bey diyor ki: “Türkler Orta Asya’da yaţayan göçebe bir kavimdir”. Atatürk “dur” demiţ “Muallim Bey, ifadenizi tashih ediniz”. Muallim Bey neyi tashih etsin. Kitap bu cümleyle baţlýyor. Kem küm etmiş. Bunun üzerine Atatürk tahtaya gelmiş duvarda asılı olan Orta Asya haritasında Gobi çölünü kırmızı bir tebeşirle daire içine almış. “Çok eskiden burada bir iç deniz vardı ve Türkler bunun etrafında müreffeh bir şekilde yaşarlardı. Ancak bu iç deniz kuruyup çölleşince Türkler göçtüler. Bir ok Bering Boğazı’ndan Amerika’ya, bir ok Kore’ye, bir ok Japonya’ya, Hindî Çini’ne, Hindistan’a, İran coğrafyasına, Arap coğrafyasına, Anadolu’ya. İşte Emin Oktay’ın tarih kitabında okuduğumuz göç yolları haritasının aslı bu.” Hemen haritayı büküp, Atatürk’ün el yazısı var diye hatıra olarak kaldırmışlar. Belki hâlen daha saklıyorlar.”

İkinci saat Tahsin Banguoğlu’nun edebiyat dersi. Atatürk sınıfa girmiş, geçmiş arkaya oturmuş. Maiyetindekiler de kenarda sıralanmışlar. Atatürk: “Muallim Bey derse devam ediniz” demiş. Banguoğlu, “Ben Tevfik Fikret’in Sis şiirini inceliyordum” diyor. Sis’te Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl çöktüğünü, yeni bir devletin nasıl kurulması gerektiğinin yorumunu yaptım. Hiç ses çıkarmadan dinledi ve gitti kapıda bekledi, diyor. Ben de önümü ilikle- yerek yanına gittim. Atatürk: “Muallim Bey size bir soru sormak istiyorum.

Tek başıma kalsam, şâh-ı devrâna kul olmam.

Vîrân olası hânede, evlâd u ‘ıyâl var.

Beytini akşam sofrada konuştuk. Namık Kemal’e ait diyorlar. Doğru mu? Banguoğlu: “Hayır efendim” demiş. “Bu Dertli adlı bir halk şairinindir.” Atatürk maiyetine dönerek: “Ben size demedim mi? Namık Kemal ihtilâlci adamdır, devrimci adamdır. Böyle kadına, çocuğa bağlanacak adam mı?” demiş. Atatürk sormuş: “Muallim Bey! Siz bu Dertli’nin ve diğerlerinin şiirlerini nereden buluyorsunuz?”. Banguoğlu cevap vermiş: Efendim, onlar cönk denilen üstten açılan kitaplarda yazılır”. Atatürk Banguoğlu’na dönerek “Muallim Bey lütfen o cönkleri okuyunuz ve Türk çocuklarına güzel şiirleri öğretiniz” buyurmuş. Banguoğlu diyor ki: Yıldızım o akşam parladı. Atatürk sofrada demiş ki: Bugün Gazi Terbiye’ye gittim. Bir tarih hocası içimi kararttı ama bir edebiyat hocası beni mutlu etti. Bu edebiyat hocasının elinden tutunuz. Emir telâkki etmişler. Banguoğlu hocamızı yurt dışına Türk dili incelemesi yapsın diye göndermişler. Böylece Saadet Çağatay, Tahsin Banguoğlu, Ahmet Temir, Hasan Eren gibi hocalarımız yetişerek Türk filolojisi konusundaki eksiklerimizi ikmal etme durumuna gelmişiz.

Şimdi bakın. Atatürk Türk tarihinin içerisinde, Türk dilinin içerisinde. Bütün varlığını bu gibi kültür konularına vermiş, ayrıca vasiyeti ile de para desteği sağlamış. “Ben her şeyimi milletimden aldım. Tekrar milletime iade ediyorum. Ne kadar param varsa Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumuna bırakıyorum” demiş. Bundan başka bu kurumlara ne yapabilirdi? Ama 1938’den sonra olanlar? Bu Atatürk’ün çizmiş olduğu yoldan sapmadır. Çünkü bir kelimeyi gelip buraya yazdırdığınız zaman beş lira para alıyorsunuz. Tasfiyecilik kesilmeyerek devam etmiţ.

Atatürk’ün çizdiği yoldan nasıl ayrılındı? Atatürk ‘Göktürklerden kalan anıt ve yazıtlar yayınlansın’ buyurmuş. Hüseyin Namık Orkun, Köl Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk ve diğer büyük yazıtları ihtiva eden birinci cildi Eski Türk Yazıtları başlığıyla 1936’da Türk Dil Kurumu yayınlarından çıkarmış. Sonra eser üç cilt daha yayımlanarak 1000 sayfalık bir külliyat hâlini almış. Atatürk ‘Eski Uygur belgeleri yayınlansın’ buyurmuş. Kalyanamkara ve Papamkara, Çaţtani Bey Hikayesi, Uygurca Üç Hikaye vb. gibi batıda ne yayımlandı ise tercüme edilmeye başlanmış. Atatürk ‘Eski sözlüklerimiz yayımlansın’ buyurmuş. Besim Atalay Bey Divanü lügati’t-Türk’ü çevirmeye başlamış, ‘Kutadgu Bilig incelensin’ buyurmuş. Reşit Rahmeti Arat metni hazırlamış, Kutadgu Bilig yayımlanmış. O zamanlar bununla da kalmamışlar. Bize en uzak Türkler kimler, Yakutlar, Çuvaşlar. Atatürk ‘Otto Böhtlingk’in Yakut Dili Sözlüğü’nü çevirin’ buyurmuş.. Ahmet Caferoğlu 18 ayda sözlüğün bir kısmını çevirmiş. Atatürk ‘Çuvaş Sözlüğü’nü çevirin’ buyurmuş. Atatürk Türk dünyasını bir bütün olarak almış. Çuvaş Sözlüğü, Kırgız Sözlüğü o zamanlar çevrilmiţ. Onun çizmiţ olduđu bu yol nereden geliyor?

Arkadaşlar! Atatürk’ün bir konuşmasını hiç unutmayalım. Bir gün yapmış olduğu şu konuşma, bu sıralarda çok söyleniyor: “Arkadaţlar Sovyetler Birliđi bizim dostumuzdur, komţumuzdur. Ama onun içerisinde mazlum birçok millet vardýr. Bu milletlerin bazıları da Türk halklarıdır. Sovyetler Birliği günün birinde çökecektir. Oradaki Türk halklarının bazıları da bağımsızlıklarına kavuşacaklardır. Biz onlar bağımsızlığına kavuşacaklar diye, o günü beklemeyelim. Hazırlıklarımızı şimdiden yapalım. Ve o kardeşlerimize yardım edelim.” Bunu 1930’lu yılların ortalarında söyleyen Atatürk, bu yüzden Yakut Sözlüğü’nü, Çuvaş Sözlüğü’nü, Eski Türk Yazıtları’nı Türklüğün temel belgelerini, Anadolu Türkçesi’nin dışında olan belgelerin de yayımlanmasını, işlenmesini istemiş. İşte Banguoğlu hocamız diyor ki, Atatürk’ün vefatından sonra onun yolundan yavaş yavaş sapıldı. Tercümeler durdu, telifler durdu, sözlüklerin ikinci ve üçüncü cildi durdu ve yavaş yavaş da bunları yapanlar Türk Dil Kurumundan tasfiye edildi.

Karşımıza 1950’li yıllar geliyor. 1950 ve 1960 arasında Türk Dil Kurumunda ciddî ve tutarlı çalışmalar yapıldı. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Ben bu kurumun tarihini çok iyi bilen bir iki kişiden birisiyim. Birisi de Hasan Eren hocamız. Ben 1932’den beri buradaki bütün zabıtları tek tek çıkardım ve yukarıdaki odamda okudum. Ne olmuş, nasıl gelişmiş? Çok güzel çalışmalar yapılmış. Ama 1960’la 1980 arasında, burada iyi çalışmalar olduğunu söylemek mümkün değil. Bir defa 1960’la 1980 arasında her 4-5 yılda bir Türk imlâsına müdahale edilmiş. Her 4-5 yılda bir imlâyı değiştirmişler. İkincisi kelime kadromuza müdahale etmişler. Ben şimdi size rakamları vereyim. Ahmet Vefik Paşa gibi bir Türkçü kendi sözlüğüne Lehçe-i Osmânî ismini verirken 1900 yılında Şemseddin Sâmî Kamus-ı Türkî adını vermiştir. Şemseddin Sâmî’nin Kamus-ı Türkî’sinde 26.000 kadar kelime kökü vardır. 1980’de Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün yedinci basımında da 26.000 kelime vardır. Peki değerli konuklar! 80 yıldan beri bu dile hiç kelime girmedi mi de bir tane bile kelime artmadı. Türkçeyi yüzde 80 Türkçeleştirdik diye övünen kişiler aslında dili yüzde 80 fakirleştirmişlerdir. Kullanılan kelimeleri bu Arapça, bu Farsça, bu Fransızca, bu İngilizce, bu Grekçe diyerek dilde kullanılan kelimeleri atmışlar. Bin yıldan beri kullandığın kelimeler gitmiş yerine halkın bilmediği anlamadığı uydurmaları gelmiş. Bakın arkadaşlar, ben Cumhuriyet çocuğuyum, ben üniversitede yıllarca Osmanlı Türkçesi okuttum, bütün Türk yazılarını okurum. Ama benim kafamı kesseniz, ben artık müselles demem. Benim dilimde üçgen var.

Dolayısıyla sözlüklerde eski kelimeler olacak, olmayacak değil. Kelime tasfiyesi olur mu? Sözlükler dil öğrenme kitabı mıdır? Sözlükler bir dilin hazinesidir. Siz hazineyi boşaltıyorsunuz. Sözlükler başvuru kitaplarıdır. Bilmediğiniz kelimelere bakarsınız. Bakın Sayın Bakanımın annesi (Devlet Bakanı Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun öğretmen olan annesi) oğlu kendisine bilmediği bir kelimenin anlamını sorunca ‘Sözlüğe bak oğlum’ diyormuş. Siz sözlüğün hacmini küçültürseniz, azaltırsanız, kelime kadrosunu dışlarsanız Türk halkı nasıl düşünecek?

Başka bir örnek vereyim. 1979 yılında Mustafayev ve Şerbinin Türkçe-Rusça Sözlük yayımladılar. Kelime kadrosu kaç biliyor musunuz: 47.300. Yani Türkiye’de yayımlanan Türkçe Sözlük 26.000 kelime, Rusya’da yayımlanan Türkçe Sözlük 47.300 kelime. Hazırlayanlar diyorlar ki: Tanzimat Fermanı’ndan 27 Mayıs 1960’a kadarki Türkçe kelimeleri ihtiva eden belli başlı kitapları fişledik. Bu sözlüğün içerisinde bu devrede geçen bütün kelimeler vardır.

Ben Tercüman gazetesinin Yaţayan Türkçemiz sütununda ağır tenkitlerde bulundum. Gönül kelimesi için Mustafayev’de 45 örnek var. Türkçe Sözlük’te ise 3 örnek var. Sonunda Türk devleti dedi ki: Buyur gel, otur, çalış!

Son 20 yılda olanı size söyleyeyim. Türkçe Sözlük’te 75.000 kadar madde başı ve o maddelerin içindekileri de, eğer tek tek madde sayarsanız, 200.000 örnek var. Açın gönül maddesine bakın, 7. baskıda 3 örnek, 8. baskıda 75 örnek var. Deyimler, atasözleri hepsi Türkçe Sözlük’e girmiş. Yani benim buradaki genç arkadaşlarım bir yazarın bir cümlesinde bir kelimeyi bulamı- yorsa; açıp oradan bakacak. Bir sözlükte eski kelimenin bulunması o milletin aleyhine midir, lehine midir? İngilizlerin övündükleri Webster’lerinden yabancı kelimeleri atın, İngilizce kaç kelime kalır? Niçin onların kelimeleri 300.000-400.000 gibi de, bizim kendi dilimizin kelime hazinesi küçük? Bu soruyu kendimize sorarak cevabını çok düşünmek gerekiyor.

Dolayısıyla tasfiyecilik hiçbir zaman doğru bir yol değildir. Bundan vazgeçilmeli. 1950-60, 1960-80 arasındaki iki durumu arz ettim. İmlâya ve kelime kadrosuna müdahaleyi. Üçüncüsü daha mühimdir. Bu ideolojik yapılanmadır. Bu kurumun içerisinde mesleği dil olamayan, mesleği edebiyat olmayan, 1932’den beri seçilen parti başkanları, parti üyeleri, Anayasa Mahkemesi üyeleri 622 kişi. Yani mesleği dil ve edebiyat olmayan yüzlerce kişi. Onların kendilerinin hatıralarından öğreniyorduk ki; bazıları Leninci, bazıları Maocu, bazıları Arnavutçu, bazıları Çinci, bazıları Nurcu. Bunu kendileri yazıyordu, dehşete düşüyorduk. Atatürk’ün Dil Kurumunun içerisinde böyle bir gruplaşma nasıl olur? Şimdi burada, bu salonda beni dinleyen benim çok muhterem büyüklerim var. Mehmet Önder üstadım var. Eski üyedir. Ankara’yı çok iyi bilir. Benim bu dediklerimi onlar canlı yaşadılar. Ama devlet buna bir yerde müdahale edecekti. Bana göre Millî Güvenlik Konseyi’nin Türk Dil Kurumunu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 134. maddesinin himayesine alması ve 2876 numaralı kanunla Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumunun ilmî ölçüler içerisine alınması, onların ülkemiz için yapmış oldukları en hayırlı iştir. Aksi takdirde ne olacaktı? Sayın Bakan Yılmaz Karakoyunlu musikî kültürü olan bir insandır. Türk kültürüne âşık olan bir insandır. İyi de ud çalar. Akşam udunu eline alacak, akort edecek ve bir şarkı geçecekti.

Bir olasılık daha var. O da ölmek mi dersin.

Söyle tinim ne dersin?.

Kavuşgung başka acun, sen bir yaşama karşılıksın.

Şarkıyı böyle söyleyecekti arkadaşlar. İş buna gidiyordu. Yani ‘Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin’i; ‘kavuşgun başka acun, sen bir yaşama karşılıksın’ diye çevirirseniz bu Türkçe mi olur?

Biz dilciler, bizim mesleğimiz olduğu için Türk cemiyetinin hangi uçurumun kenarından döndüğünü gördük. Ben size bir şey daha söyleyeyim. Bu gibi kelimeler dışarıda hazırlanıp geliyor. Benim elimde delilleri var. Türkçe’deki Yeni Kelimeler Sözlüğü. Moskova’da hazırlanıyor. Kardeşim sana ne?

Orada hazırlanıyor buraya geliyor. Bizlere tamim ediliyor. Ţu eski kelimeleri kullanmayın, şu yenilerini kullanın. Şimdi bunların üzerinde pek fazla durmayayım. Artık biz imlâ meselesinde belirli bir yola geldik. Artık Türkiye’de imlâ oturdu. Her beş yılda bir imlâda devrim yapılmıyor. Sözlük meselesinde de doğru yolu bulduk. Atalarımızın kullandığı kelimeler sözlüklerimizde olacaktır. Ama Türk Dil Kurumunun ölçüsü Türkçesini kullan olmalıdır. Biz Türkçe kullanıyoruz. Te’sir demiyoruz etki diyoruz. Kısacası sözlükler başvuru kitaplarıdır.

Sayın Başkan açış konuşmasında vurguladı. İşi gayet iyi takip ediyor. Türkçe Sözlük’ün önümüzdeki yeni baskılarında yeni derlemelerle 150.000, 200.000 madde başı, 300.000 madde başı olan bir sözlüğümüz olsuna gideceğiz.

Dergilerimize gelince Sayın Baţkan söyledi. 1933’ten Atatürk ölene kadar Türk Dili’nin 33 sayısı çıktı. 1951’de Türk Dili şeklinde ayrılana kadar 20 sayı bir çıktı, 15 sayı bir çıktı. 1951’den 2000 yılına kadar da 598 sayı çıktı. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı 1953’de başladı. 1983’e kadar 30 cilt çıktı. 1983’ten 2000’e kadar önce yayın kurulu üyesi, sonra Belleten’in Yazı Kurulu Başkanı olarak, daha önce kuranların kurma gayelerinden sapmadan, yani Agâh Sırrı Levend’in, Ömer Asım Aksoy’un kurma sebepleri ne ise onu aynen devam ettirerek bugüne getirdim. Türk dünyası ile 1990’dan sonra Atatürk’ün emri gereğince yakından ilgilenmemiz gerekiyordu. Bunun için değerli bir meslektaşımızı Prof. Dr. Fikret Türkmen’i görevlendirdik. İşte o da Türk Dünyası Edebiyat Dergisi’ni bugün 12 sayıya yükseltti. Üç periyodiğimiz var. 1983-2000’in hesabını biz size veriyoruz.

Değerli konuklar! Biz Atatürk’ün vasiyetine geri döndük. Yakut Sözlüğü’nü çıkartıyorduk, Yakutça Grameri yayımladık. Altay Dili Sözlüğü’nü yayımladık, Çuvaş Sözlüğü’nü, Kırgız Sözlüğü’nü yeniden yayımladık. Önümüzdeki yıl 6 ciltlik Uygur Sözlüğü’nü yayımlayacağız. Biz Emir Necib’in tek cilt olan Uygur Sözlüğü’nü yayımlamıştık. Artık Türkiye dışındaki soydaşlarımız, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan müstakil devletlere sahip soydaşlarımız, ama Tataristan, Uygu- ristan gibi büyük grup olup Rusya’nın ve Çin’in hâkimiyeti altında olan başka soydaşlarımız da var. Bunların diline, kültürüne, edebiyatına, kelime kadrosuna aşina olacağız. Biz Azerbaycan’dan merhale karşılığında aţama’yı aldık. Artık onlar da nazır yerine bakan diyorlar. Yani biz onlardan etkileni- yoruz, onlar bizden etkileniyor. Bu şekilde kelime alışverişi yaparak Türkçemizi zenginleştirmek ve dışarıdaki soydaşlarımızla bütünleşmek emelimiz vardır. Bütünleşmeyi coğrafî sınırların kaldırılması olarak hiçbir zaman düşünmeyin. Köklerimiz bizi birbirimize bağlıyor. Kültür olarak birleşmemiz gerekir. Aynı dilin değişik lehçelerini kullanıyoruz, aynı kelime kadrosunu kullanıyoruz, aynı dine inanıyoruz, örfümüz, âdetimiz, kültürümüz bir, yani birbirimizle paylaşacak çok şeyimiz var. Dolayısıyla biz yayınlarımızı Türkiye dışı soydaşlarımızın sahaları ile ilgili olarak genelleştirdik, ama bu hiçbir zaman kendi ana dilimiz olan Türkiye Türkçesini ihmâl ettiğimiz anlamına gelmemeli. Biz bugün

Türk diline kimsene bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

diyen Âşık Paşa’nın Garib-nâme adlı eserini de Âşık Paşa’ya yakışır torunlar şeklinde renkli olarak eski yazısıyla, yeni yazısıyla tercümesiyle, üniversitelerde ders kitabı olacak bir şekilde, yayımladık. Kendi sahamızı asla gözden kaçırmıyoruz. Türkiye Türkçesi konusundaki çalışmalarımız derleme, tarama, telif, inceleme olarak devam ediyor, ama Türk dünyasını da kucaklıyoruz.

Sayın Başkan, Bakanlarımız Millet Meclisi’ndeki Anayasa Görüşmelerine gidecekler diye konuşmasını kısa kesti. Onun söylemediği bir iki şeyi söylemek istiyorum.

Bugün için bizim, Türk Dil Kurumu olarak, güncel olayların gerisinde kaldığımız anlaşılıyor. Yani olayların akışı bizim önümüze geçiyor. Güncel bir-iki konu söyleyeyim size, Euro karşılığında Avro mu diyeceğiz?, Öyro mu diyeceğiz?, Yüro mu diyeceğiz? Şimdi bunun gerisinde kalıyoruz veyahut daha güncel bir şey söyleyeyim, doğrusu olan Tâlibân mı diyeceğiz, yoksa merhum Adnan Ötüken’in diliyle söyleyeyim, dilini eşek arısı sokasıca spikerin dediği gibi Taliban mı diyeceğiz? Doğru şekil olan Pâkistân mı diyeceğiz , yoksa çok tanınmış 32. Gün yapımcısının söylediği gibi Pakistan mı diyeceğiz.

İşte bu gibi güncel konular için Sayın Başkan Şükrü Halûk Akalın çok güzel bir basın bürosu kurdu. Başında da Türk basınının değerli bir temsilcisi var. Artık Türk Dil Kurumu olayları günlük yakalıyor ve günlük basın duyuruları ile halkı, aydınlarımızı aydınlatıyor. Bu da bizim bu sıralarda yapmış olduğumuz bir yenilik. Bunun acısını biz çok çektik. Müslüman bir ülkenin başkanı olan Ahmed Ţükrânî, Fransızca imlâsıyla Türkiye’de yıllarca Sukarno diye anılmadı mı? Sukaruno mu diyorsunuz? Adam hangi ülkeden geldi bilmiyorsunuz. Eski yazıyla okuyorsunuz ki adamın soy ismi Şükrânî imiş. O da bizden birisi. Yemenli meşhur petrol bakanının adını yıllarca Yâmânî diye uzun â’larla söylemediler mi? Türkçesi olan Yemenî yani ‘Yemenli’ telâffuzunu hangi spiker yapmıştır?

Yani günlük olaylara müdahale etmek durumuna gelmiţizdir. Ben vaktinizi pek fazla almak istemiyorum. Yeteri kadar da aldýğımın kanaatindeyim. Bugün Türk dilinin emin ellerde olduğunu size açıklıkla söyleyebilirim. Niye emin ellerde? Çünkü biz gücümüzü Atatürk’ün bize direktifinden alıyoruz. Atatürk’ün direktifi burada, kürsüde arkamda asılı duruyor.

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, ţuurla iţlensin.

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Gazi M. Kemal (2.IX.1930)

Atatürk bu dili şuurla işleyin diyor. Bu levha yarın buradan kalkacak, ama sözler Türk Dil Kurumunun girişinde duruyor. Kitaplarımızın üstünde duruyor. Dolayısıyla ben Türk Dil Kurumunun dil konusunda son 15-20 yıldır doğruyu bulduğu inancındayım. Çalışmalarımız devam edecektir. Yüksek Kurum Başkanının dediği gibi başka sesler de olacaktır. Tenkit de edileceğiz. Haklı iseler biz düzelteceğiz, haksız iseler doğru bildiğimiz yolda yürüyeceğiz. Demokrasilerde başka kişilerin görüşlerini dinlemek de bir fazilettir.

Sözlerime son verirken hepinizin Dil Bayramını kutluyor, saygılar ve sevgiler sunuyorum.

2 Mart 2007 Cuma

Türk Dilleri Ailesi

Prof. Talat Tekin

I

Çuvaşça, Yakutça, Tuvaca, Hakasça, Altayca, Kırgızca, Kazakça vb. gibi Türkçe (Türkiye Türkçesi) ile akraba ya da kardeş olan ve uzak geçmişteki bir ana dilden, "Ana Türk Dili"nden türemiş bulunan dillere dünya Türk dilbilimi çevrelerinde, genellikle, "Türk dilleri" (İng. Turkic languages, Alm. Türkische Sprachen, Rus. Tyurkskiye yazıki, vb.) adı verilir. Türk dilbilimi verilerine ve modern dilbiliminde uygulanan ölçütlere göre Türk dillerinin çoğu için yerinde ve uygun olan bu ad bizde Hacettepe Üniversitesi'nce de benimsenmiş ve bu diller "Türk yazı dilleri" adıyla programa girmiştir.[1] Ancak, "Türk dilleri" adı bizde, ya doğru ve uygun bulunmadığı ya da sakıncalı sayıldığı için, genellikle, kabul edilmemekte ve. kullanılmamaktadır. Türk Dil Kurumu yayınlarında, önceleri "Türk lehçeleri" adı benimsenmişken [2], sonraları bu ad yanında "Türk dilleri" deyimine de yer verildiği görülmektedir.[3] Ankara Üniversitesi Türk dillerini öteden beri "lehçe" sayar ve "Türk dilleri" deyiminden kaçınır.[4] İstanbul Üniversitesi ise, daha aşırı bir tutumla, "lehçe" deyimini yalnız Çuvaşça ve Yakutça gibi öbürlerinden çok farklı iki Türk dili için kullanmakta, bu diller dışındaki bütün Türk dillerini "lehçe"nin de altında bir konuşma türü (variety of speech) saydığı "şive" sözü ile adlandırmaktadır.[5] Bu durumda, Türk dillerini adlandırmada üç ayrı görüşle karşı karşıyayız demektir:

1. Dünya Türk dilbilimi çevreleri ile Hacettepe Üniversitesi'nin ve Türk Dil Kurumu'nun görüşü (dil),

2. Ankara Üniversitesi'nin görüşü (lehçe),

3. İstanbul Üniversitesi'nin görüşü (Çuvaşça ile Yakutça lehçe, öbürleri şive).

Acaba bu üç ayrı görüşten hangisi doğrudur ve dilbilimi verileri ile bağdaşır? Türk dilleri, gerçekten, akraba fakat ayrı ve bağımsız birer dil midir, yoksa, bizde genellikle savunulduğu gibi, tek bir dilin lehçeleri, hatta "şive"leri midir? Başka bir deyişle, bugün, başlı başına bir dil ailesi oluşturan birçok Türk dilleri mi, yoksa birçok lehçe ve "şive"leri olan tek bir Türk dili mi vardır? Bu yazıda, Türk dilbilimi verilerinin ışığında ve modern dilbiliminde kullanılan ölçütleri uygulayarak, bu sorulan yanıtlamaya ve konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Önce şunu belirtelim ki İstanbul Üniversitesi'nce ısrarla kullanılan şive sözü dil ya da konuşma türlerini adlandırmada ve dil sınıflandırmalarında yeri olmayan yanlış bir deyimdir. Dilbilimi, bilindiği gibi, şu konuşma türlerini tanır: idyolekt (tek bir kişinin konuşma alışkanlıklarının tümü; birey diyalekti), ağız (birbirine benzer idyolektler toplamı; Alm. Mundart, Rus. govor), lehçe ya da diyalekt (birbirine benzer ağızlar toplamı), dil (birbirine benzer diyalektler toplamı). Küçükten büyüğe doğru yapılmış bu sıralamada şive'nin yeri olamaz. Çünkü şive sözü Türkçemizde "lehçe" ya da "diyalekt" anlamında değil, "söyleyiş" (telaffuz) ya da "konuşma tarzı" anlamında kullanılır: Türkçeyi Amerikan şivesiyle konuşmak, Karadeniz şivesi, Rum şivesi, vb. gibi. Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, şive bir dilin yalnızca farklı söylenişini belirleyen bir deyimdir. Şive'yi şöyle tanımlayabiliriz: "Şive, bir dilin bir bölge halkına, yabancı bir ulusa ya da ethnic gruba özgü söyleniş biçimidir." Şive, bu anlamıyla, ancak Fransızca asıllı aksan sözünün karşılığı ve onun anlamdaşıdır. Bu anlamdaki bir sözün dil ya da konuşma türlerini adlandırmada ve dil sınıflandırmalarında kullanılamayacağı açıktır.

Şive deyiminin dil sınıflandırmalarındaki yersizliğini ve yanlışlığını böylece belirttikten sonra lehçe ya da diyalekt deyimine, Türk dillerinin diyalekt sayılıp sayılamayacağı sorusuna geçebiliriz. Hemen belirtelim ki dil ile diyalekt arasındaki ayrımın saptanması dilbiliminin çözülmesi oldukça güç sorunlarından biridir. Bu iki deyim öteden beri o kadar çok ve çeşitli anlamlarda kullanılmıştır ki bunların gerçek anlamları ve aralarındaki ayrım üzerinde genel bir anlaşmaya varmak olanaksız gibidir. Bununla birlikte, belirli bir dil ya da dil ailesi göz önünde tutulursa, iki konuşma türünden hangisinin dil, hangisinin de diyalekt olduğu oldukça belirgin bir biçimde ortaya konabilir.

Dilbiliminde bir konuşma türünün dil mi yoksa diyalekt mi olduğunu saptamak için kullanılan biricik dillik (linguistic) ölçüt karşılıklı anlaşılabilirlik (mutual intelligibility) ölçütüdür. Bu ölçüt, sıradan bir kimsenin dille ilgili şu yalın yargısına dayanır: "Aynı dili konuşan" insanlar birbirlerini anlayabilirler, ya da ters olarak, birbirlerini anlamayan insanlar "ayrı diller" konuşuyorlar demektir. Rastgele seçilmiş ve karşı karşıya getirilmiş her ikisi de tekdilli (monolingual) iki kişi düşünelim. Bunların her birinin yalnızca tek bir idyolekti var demektir. Eğer bu iki kişi günlük konularda hiç güçlük çekmeden anlaşabiliyorlarsa bunların idyolektlerinin karşılıklı anlaşılabilir olduğu yargısına varırız. Tersine, eğer bu iki kişi birbirlerini hiç anlamıyor iseler bunların idyolektleri arasında karşılıklı anlaşılabilirlik yoktur deriz. Birinci durumda iki kişi aynı dili ya da diyalekti konuşmaktadırlar; ikinci durumda ise bu iki kişi iki ayrı dili konuşuyorlar demektir.

Doğal olarak, konuşup anlaşmak için karşı karşıya gelen ya da getirilen iki kişinin idyolektleri her zaman böyle kesin bir sonuç vermez. Bu iki kişi birbirlerini arasıra, şu ya da bu derece bir güçlükle anlıyor olabilirler. O zaman yapılacak iş bu iki kişinin idyolektleri arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranını saptamaktır. Bu oran şöyle saptanır: Karşı karşıya getirilen iki ayrı dil ya da diyalekt temsilcisine daha önce kaydedilmiş cümleler dinletilir ve deneklerden anlayabildikleri cümleleri kendi diyalektlerine ya da bildikleri üçüncü ortak dile çevirmeleri istenir. Bundan sonra deneklerin anlayabildikleri cümlelerin ayrı ayrı yüzdesi saptanır. Daha sonra da bunların ortalaması alınarak iki dil ya da diyalekt arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı bulunur. Amerikalı dilciler, Amerika yerlilerinin dil ve diyalektlerini saptamada bu yöntemi kullanmışlar ve başarılı sonuçlar almışlardır. Örneğin, Orta Algonquian diyalekt temsilcileri arasında yapılan bir deneyde Kickapoolarla Sauk-Foxlar arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı % 79, Shawneelerle Kickapoolar arasındaki % 6, Shawneelerle Sauk-Foxlar arasındaki ise % 2 olarak saptanmıştır.6 Bu sonuçlar, bu konuşma türlerini bilen herkesin beklentilerini doğrulamıştır. Nitekim, Kickapoo ile Sauk-Fox tek bir dilin birbirine yakın diyalektleri sayılır; Shawnee ise ayrı ve bağımsız bir Orta Algonquian dili olarak kabul edilmektedir.

Aynı yöntemi Türk dilleri ailesinin dil ve diyalektleri arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranını saptamak için de kullanabiliriz. Ancak, Çuvaşça, Yakutça, Tuvaca, Hakasça, Altayca vb. gibi dillerin temsilcilerini ya da konuşurlarını Türkiye'de bulmak olanaksız olduğundan sözlü ve iki yanlı bir deney yapabilecek durumda değiliz. Bizim, bugün için yapabileceğimiz deney ancak yazılı ve tek yanlı, başka bir deyişle, öbür Türk dillerinden Türkçeye, bir deney olacaktır. Ayrıca, bu yazının oylumunu artırmamak için, bu tek yanlı deneyi, her Türk dil ya da diyalektinden seçilmiş onar cümlelik örneklerle yapacağız. Deneyimize Türkçe’den ve öbür Türk dillerinden çok farklı olan Çuvaşça ve Yakutça ile başlıyoruz.

I. Çuvaşça-Türkçe deneyi

1. Vírenekensem şkula kayríš = Öğrenciler okula gittiler.

2. Kíneke sítel šinçe vırtat = Kitap, masa(nın) üstünde duruyor.

3. Vìl layìh íš tìvat = O iyi iş yapar.

4. Yìmìka valli kìrantaş iltím = Kız kardeş(im) için kurşun kalem al- dım.

5. Ìna stena hašaçín redkollegine suylaríš = Onu duvar gazetesinin yazı kuruluna seçtiler.

6. Mana pír uyìha otpusk paçíš = Bana bir aylık izin verdiler.

7. Mín akatìn šavna vıratìn = Ne ekersen onu biçersin.

8. Kíneke vulani usìllì = Kitap okumak faydalı(dır).

9. Tabak turtnine siyenlí tešší = Tütün içmenin zararlı olduğunu söylüyorlar.

10. Çul şıvra putat, mínşín tesen vìl şıvran yıvìr = Taş suda batar, çünkü (harf. "niçin dersen") o, sudan ağır(dır).

Yukarıdaki Çuvaşça cümleleri Türk dilbilimi öğrenimi görmemiş, Çuvaşça öğrenmemiş bir Türk'ün anlayamayacağı açıktır. Türkçe bilmeyen bir Çuvaş'ın da bu cümlelerin Türkçe karşılıklarını anlayamayacağını kesinlikle ileri sürebiliriz. O halde, Çuvaşça ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı sıfırdır ve bunlar iki ayrı dildir diyeceğiz. Gerçek de budur. Çuvaşlarla anlaşmak isteyen bir Türk Çuvaşçayı, yabancı bir dil öğrenir gibi, çalışıp öğrenmek zorundadır. Aynı şekilde, Türklerle anlaşmak isteyen bir Çuvaş da, çalışıp Türkçeyi öğrenmedikçe, bu isteğini gerçekleştiremez. Şu var ki Çuvaşça ile Türkçe akraba diller olduklarından biçimlik (morphological) ve sözdizimlik (syntactic) yapıları hemen hemen aynıdır. Bu bakımdan, bir Türk Çuvaşçayı, bir Çuvaş da Türkçeyi, akraba olmayan bir dili öğrenmek için sarfedecekleri süreden daha kısa bir süre içinde, başka bir deyişle, daha kolay ve çabuk öğrenebilir.

Burada, Çuvaşça ile Türkçedeki denktaş (cognate) sözlerin her iki dilin söz dağarcığını öğrenmede kolaylık sağlayacağı düşüncesi akla gelebilir. Hemen belirtelim ki bu pek az birkaç söz için doğrudur. Örneğin Çuv. pír = Tü. bir, Çuv. mana = Tü. bana, vb. gibi. Çuvaşçanın atası olan Ana Çuvaşça ya da Ana Bulgarca, Ana Türkçeden o kadar eski bir tarihte ayrılmış ve bu sözler o kadar farklılaşmıştır ki Türk dilbilimi öğrenimi görmemiş bir Türk ya da Çuvaş bu denktaş sözleri ayırt edemez. İşte birkaç örnek: Çuv. hír = Tü. kız, Çuv. tìvar = Tü. tuz, Çuv. pìr = Tü. buz, Çuv. çul = Tü. taş, Çuv. ilt- = Tü. işit-, Çuv. pillík = Tü. beş, Çuv. puš = Tü. baş, Çuv. ura = Tü. ayak, Çuv. hur- = Tü. koy-, Çuv. šul = Tü. yol, Çuv. šun- = Tü. yan-, Çuv. šüš = Tü. saç, Çuv. pur = Tü. var, Çuv. par- = Tü. ver-, Çuv. yun = Tü. kan, Çuv. yur = Tü. kar, Çuv. yul- = Tü. kal-, vb. gibi. Sesçe birbirlerinden bu denli farklı denktaş sözlerin, özel olarak öğrenilmedikçe, tanınamayacağı ve ayırt edilemeyeceği açıktır.

Bundan önce yayımlanan bir yazımda "Türkçe ile Çuvaşça, Yakutça vb. arasındaki fark en az İngilizce ile Almanca arasındaki fark kadardır, hatta ondan daha büyüktür" demiştim.7 Bu düşüncemi, yeri gelmişken, burada örneklerle kanıtlamak isterim. İngilizce ile Almancadaki denktaş sözler, gerçekten, birbirlerine daha yakındır. İşte birkaç örnek: İng. daughter [dô´tır] = Alm. Tochter [tóhtır] "kız", İng. ice [ays] = Alm. Eis [ays] "buz", İng. stone [stôn] = Alm. Stein [ştayn] "taş", İng. hear [hïr] = Alm. hören [höö´rın] "işitmek", İng. foot [fut] = Alm. Fuß [füs] "ayak", İng. give [giv] = Alm. geben [gê´bın] "vermek", İng. seven [sevın] = Alm. sieben [zï´bın] "7", İng. blood [blad] = Alm. Blut "kan",İng. five [fayv] = Alm. fünf "5", İng. sea [sï] "deniz" = Alm. See [zê] "göl", vb. gibi. İngilizce-Almanca denktaş sözlerin bu çok daha yakın benzerliklerine rağmen, hiçbir Hint-Avrupa dilcisi Almancanın İngilizcenin bir diyalekti olduğunu, ya da bunun tersini, kabul etmez, edemez. Aynı şekilde, hiçbir gerçek Türk dilbilimcisi de Çuvaşçayı Türkçenin ya da başka bir Türk dilinin diyalekti sayamaz. Tümtürkçü eğilimlerin bilimde yeri yoktur ve olmamalıdır.

1970 sayımlarına göre 1.694.000 kişi tarafından konuşulan Çuvaşçanın iki diyalekti vardır: Anatri (Aşağı) ve Viryal (Yukarı) diyalektleri. Yazı dili Aşağı diyalekt üzerine kurulmuştur. Yukarı diyalekt yazı dilinden şu farklarla ayrılır: 1) İlk hecede /u/ yerine /o/ bulunması: por "var" (yazı dilinde pur), porìn- "yaşamak" (yazı dilinde purìn- = Tü. barın-), vb., 2) Ünlü uyumunun daha yaygın olması: yal-sam "köyler" (yazı dilinde yal-sem), çol pak "taş gibi" (yazı dilinde çul pek), vb., 3) Sözlük farklar.

II. Yakutça-Türkçe deneyi

1. Olorbuttâğar ülelêbit orduk = Çalışmak oturmaktan (harf. "oturmaktan çalışmak") daha iyi(dir).

2. Min ubayım saha oskuolatığar bâr = Benim ağabeyim Yakut okulundadır.

3. Bihigi at mïnen barıahpıt = Biz at(a) binip gideceğiz.

4. Haydah oloroğut? = Nasılsınız? (harf. "Nasıl yaşıyorsunuz?")

5. En olus türgennik sañarağın = Sen çok hızlı konuşuyorsun.

6. Min sahalì kıratık öydüübün = Ben Yakutça(yı) biraz anlarım.

7. Bihigi sarsıarda erde turabıt = Biz sabahleyin erken kalkarız.

8. İti oğo tüün ıtìr = O çocuk gece(leri) ağlar.

9. Miehe sıttık hâta uonna holuoha nâda = Bana yastık kılıfı ile galoş gerek.

10. Bu son sieğe olus kılgas = Bu ceket(in) yen(leri) çok kısa.

Yukarıdaki Yakutça cümleler ve Türkçe karşılıkları açıkça göstermek- tedir ki Yakutça ile Türkçe arasında da karşılıklı anlaşılabilirlik yoktur. Bu, at vb. gibi kimi sözlerin Yakutça ile Türkçede ortak olmasının karşılıklı anlaşabilmeye yetmeyeceği açıktır. Olor- (otur-), orduk (artık), bâr (var), bihigi (biz), sıttık (yastık) vb. gibi denktaş sözlerin Yakutçaları o denli farklıdır ki bunları kestirebilmek olanaksızdır. O halde Yakutça da bir lehçe ya da diyalekt değil, akraba fakat ayrı ve bağımsız bir dildir.

Bazı Türk dili bilginleri, örneğin Nemeth ve Arat, Ana Türkçedeki sözbaşı /y/ foneminin Yakutçada /s/ye Çuvaşçada da öndamaksıl (palatal) /š/ fonemine dönüştüğüne bakarak, bu iki dil arasında bir yakınlık olduğunu savunmuşlardır. Ancak, bu kadarcık bir benzerliğin Yakutça ile Çuvaşça arasında bir anlaşılabilirlik sağlayamayacağı açıktır. Ana Türkçede /y/ fonemi ile başlayan sözler, Yakutça ile Çuvaşçadaki başka önemli seslik değişmeler sonucu, birbirlerinden çok farklı bir duruma gelmişlerdir. Örneğin Çuv. šul = Yak. suol "yol", Çuv. šuk = Yak. suoh "yok", Çuv. šur = Yak. sâs "ilkbahar" (Tü. yaz), Çuv. šiççí = Yak. sette "7", vb. Yakutça ile Çuvaşçanın birbirinden ne kadar farklı olduğunu birkaç cümle karşılaştırması ile daha iyi anlayabiliriz:

Çuv. Mínle purìnatìr? = Yak. Haydah oloroğut? "Nasılsınız?"

Çuv. Manìn puš ıralat = Yak. Bahım ıalcar "Başım ağrıyor"

Çuv. Ìšta purìnatìr? = Yak. Hanna oloroğut? "Nerde oturuyorsu- nuz?"

Çuv. Epí ku kilte purìnatìp = Yak. Min bu cieğe olorobun "Ben bu evde oturuyorum"

Çuv. Esir ku šınna píletír-i? = Yak. Ehigi bu kihini bileğit duo? "Siz bu adamı tanır mısınız?"

Çuv. Epí ku šınna layìh píletíp = Yak. Min bu kihini üçügeydik bilebin "Ben bu adamı iyi tanırım".

Yukarıdaki cümlelerden açıkça görüleceği üzere, Yakutça ile Çuvaşça arasında da karşılıklı anlaşılabilirlik yoktur.

Yakutça, 1970 sayımlarına göre, 296.000 kişi tarafından konuşulur ve üç diyalekti vardır: 1) Nam-Aldan diyalekti (hatın "kadın", serïn "serin; serinlik"), 2) Kangal-Vilyuy diyalekti (hotun, sörüün), 3) Dolgan diyalekti (katun, serüün). Yakutistan'dan uzakta, Taymır'da konuşulan Dolgan diyalekti, görüldüğü gibi, daha arkaik özellikler gösterir ve Tunguzca sözlerle doludur. Yakut yazı dili Vilyuy diyalekti üzerine kurulmuştur.

(Türk Dili, Cilt XXXVII, Sayı 318, Mart 1978)

II

Bu yazı dizisinin birinci bölümünde Çuvaşça ve Yakutçayı Türkçe ile karşılaştırarak bu akraba dillerin Türkçeden ve birbirlerinden ne denli farklı olduklarını belirtmiştik. Dizinin bu bölümünde Türkçeyi öbür Türk dil ve diyalektleriyle karşılaştıracağız.

III. Tuvaca-Türkçe deneyi

1. Siler kaynâr bar çor siler? = Siz nereye gidiyorsunuz?

2. Siler kaynâr-la çoruksay-dır siler, ınâr bar men = Siz nereye git- mek istiyorsanız (ben de) oraya gideceğim.

3. Çâşkın hûñdan kudupkan ışkaş çâp tur = Yağmur bardaktan bo- şanırcasma (harf. "kovadan dökülüyormuş gibi") yağıyor.

4. Uluğ hünde çılığ bolur bolza hemelêr bis = Pazar günü (harf. "bü- yük günde") (hava) sıcak olursa kayıkla gezeceğiz.

5. Sêñ-bile kadı çorup şıdavastır men, çüğe dêrge ajılım dozulbân = Seninle birlikte gidemem, çünkü işim bitmedi.

6. Küzêr bolzuñca çuğâlâr men = İstersen, anlatırım.

7. Ol duğayın bis düün çuğâlaşkan bis = o(nun) hakkında biz dün ko- nuşmuştuk.

8. Zavottuñ medêzi şağda-la edipken bolgaş ajılçınnar çana bergen = Fabrikanın düdüğü çoktan öttü ve işçiler (evlerine) döndü(ler).

9. Ol kiji bolgançok-la ârıp turgan bolza-da, eki öörenikçi çorân = O, genellikle sık sık hastalanıyor idiyse de, iyi (bir) öğrenci idi.

10. Büğü deleğeyde dayın küzêr ulus çok = Bütün dünyada savaş iste- yen (hiçbir) ulus yok(tur).

Yukarıdaki Tuvaca cümlelerle bunların Türkçe karşılıklarından açıkça görüleceği üzere Tuvaca ile Türkçe arasında da karşılıklı anlaşılabilirlik oranı sıfırdır. Bazı cümlelerde geçen ulus, kiji (kişi), bis (biz), düün (dün) vb. gibi sesçe ve anlamca aynı ya da birbirine yakın bir-iki sözün Tuvalarla Türklerin anlaşmalarını sağlayamayacağı açıktır.

Tuva dili ancak Sovyet devriminden sonra yazı dili olabilmiş Türk diyalektlerindendir. 1959 sayımına göre 100.000 kişi tarafından konuşulan Tuvacanın dört diyalekti vardır: Orta, Batı, Kuzey-Batı ve Güney Batı diyalektleri. Yazı dili Orta diyalekt üzerine kurulmuştur. 500-600 kişi tarafından konuşulan ve bazı Sovyet Türkologlarınca Tofalarskiy Yazık (Tofa dili) diye adlandırılan Tofaca da Tuva dilinin bir diyalektidir.

IV. Hakasça-Türkçe deneyi

1. Çılığ kün polar típ, pís niyik tonanıp algabıs = (Hava) ılık (harf. "ılık gün") olur diye, biz hafif giyindik.

2. Sin çí parçazıñ ma? = Sen de gidecek misin?

3. Kün sıhhannañ per, pís pis kilometr irt pargabıs = Güneş doğdu- ğundan (harf. "güneş çıktıktan") beri, biz beş kilometre yol almışız.

4. Hacan toğıstı tôssañ, pís sınıhtirga kilerbís = iş bittiği zaman (harf. "ne zaman işi bitirirsen"), biz denetlemeğe geleceğiz.

5. Ol mağa köp çahşı nime it salgan = O bana çok iyilik (harf. "iyi şey") etmiştir.

6. Sírerge par kilerge miníñ mâm çoğıl = Size gelmek için vaktim yok.

7. Min kirek knigalarnı tap algam = Ben gerek(li) kitapları elde ettim.

8. Anıñ üçün ahça tölirge ayastığ = Onun için para ödemek yazık (olur).

9. Ol şkolanı am dâ tôspan = O, okulu henüz bitirmedi.

10. Min sírerzer tañda kilerbín, nêke = Ben size yarın gelirim, belki.

Bu Hakasça cümlelerin hiçbirisinin biz Türklerce anlaşılamıyacağı açıktır. Bir Hakasın da bu cümlelerin Türkçe karşılıklarım anlayamıyacağını kesinlikle söyleyebiliriz. O halde Hakasça ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı da sıfırdır ve Hakasça da bir diyalekt değil, akraba fakat ayrı ve bağımsız bir dildir. Bazı Türk dili bilginleri, çok heceli sözlerin sonundaki /g/ fonemini korumuş oldukları için, Tuvaca ile Hakasçayı bir gruba sokarlar. Bu doğru değildir. Çünkü Tuvaca ile Hakasça pek çok seslik (phonetic) farklarla birbirlerinden kesin olarak ayrılır: 1) Eski Türkçe /d/ fonemi Tuvacada korunduğu halde Hakasçada /z/ye dönüşmüştür: Tuv. adak = Hak. azah ("ayak"), Tuv. bedik = Hak. pözík "yüksek" (=Tü. büyük); 2) Eski Türkçe önses /ç/ fonemi Tuvacada /ş/ye, Hakasçada ise /s/ye değişmiştir: Tuv. şap- = Hak. sap- "dövmek", Tuv. sın = Hak. sın "gerçek"; 3) Eski Türkçe sonses /ş/ fonemi Tuvacada korunduğu halde Hakasçada /s/ fonemine dönüşmüştür: Tuv. baş = Hak. pas "baş", Tuv. beş = Hak. pis "5"; 4) Eski Türkçe ünlüler arası /ş/ fonemi Tuvacada /j/ye, Hakasçada ise /z/ye değişmiştir: Tuv. kiji = Hak. kízí "kişi", Tuv. ejik = Hak. ízík "kapı" (=Tü. eşik), vb. Bu gibi seslik farklara biçimlik (morphological) ve sözlük (lexical) farklar da eklenince Tuvaca ile Hakasça arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı büyük ölçüde düşmüştür. Aynı anlamdaki birkaç cümle bu iki dil arasındaki farkı daha iyi gösterecektir:

Tuv. Kandığ amıdırap çor siler? = Hak. Haydi çurtağlapçazar? "Nasılsınız?"

Tuv. Çüğe ınçâr algırıp tur sen? = Hak. Noğa idi hıshırçazıñ? "Niye öyle bağırıyorsun?"

Tuv. Men öörenikser men = Hak. Min ügrenerge hınçam "Ben öğrenmek istiyorum"

Tuv. Kaş harlığ siler? = Hak. Nince çastığzar? "Kaç yaşındasınız?"

Tuv. Bejen harlığ men = Hak. İlíg çastığbın "Elli yaşındayım"

Tuv. Kırgan dep sanattınar eves siler = Hak. Apsah sanala çoğılzar "Yaşlı sayılmazsınız".

Yukarıdaki cümleler Hakasçanın Tuvacadan biçimlik ve sözlük bakım- larından da ne denli farklı olduğunu açıkça göstermektedir.

Hakasça da Sovyet devriminden sonra yazı dili olmuştur. 1926'da düzenlenen ilk Hakas alfabesi Kiril asıllı idi. 1929'da bu alfabe Latin alfabesi ile değiştirildi. 1939'dan sonra ise Hakasça yine Kiril alfabesi ile yazılmağa başlandı. Kısa aralıklarla yapılan bu alfabe değişiklikleri Hakasçanın yazı dili olarak gelişmesini biraz geciktirmişse de bugün Hakas dilinde oldukça zengin bir edebiyat meydana gelmiştir.

1970 sayımına göre. 67.000 kişi tarafından konuşulan Hakasçanın birçok diyalektleri vardır: Sağay, Kaç, Koybal, Beltir, Kızıl ve Sor. Yazı dili Kaç ve Sağay diyalektleri üzerine kurulmuştur.

V. Altayca-Türkçe deneyi

1. Avtomobil atka körö sürekey türgen barıp cat = Otomobil attan (harf. "ata göre") çok daha hızlı gider.

2. Turanıñ tıştında câş câp çat = Dışarıda (harf. "evin dışında") yağmur yağıyor.

3. Mege şkolgo bargalaktang ozo lozuñ biçip alar kerek = Okula gitmeden önce yazı(mı) yazmam gerek (harf. "Bana okula gitmeden önce yazı yazmak gerek").

4. Añdap kuştap harar bolzoğor men kojo bararım = Ava gitmek niyetinde iseniz ben (de sizinle) birlikte gideceğim.

5. Ol onçozınañ ozo cortop oturdı = O, herkesten önce gitti.

6. Keçe eñirde bis kinodo bolgonıbıs = Dün akşam biz sinemada idik.

7. Bu biçik cûkta çıkkan = Bu kitap yakında çıktı.

8. Ol cürüminde köp cakşı ulus körgön = O, yaşamı boyunca birçok iyi insan görmüş(tür).

9. Nemelerdi turağa kiydirip salıñ! = Eşyaları eve taşıyın!

10. Nemeler kayırçakka battı = Eşyalar sandığa sığdı.

Bu Altayca cümleleri Türk dilbilimi öğrenimi görmemiş bir Türk'ün anlıyamayacağı ortadadır. Bir Altaylı da bu cümlelerin Türkçe karşılıklarını anlıyamaz. O halde Altayca ile Türkçe arasındaki anlaşılabilirlik oranı sıfır ya da sıfıra çok yakındır diyebiliriz.

1970 sayımına göre 56.000 kişi tarafından konuşulan Altayca, Sovyet devriminden sonra yazı dili olmuştur. Altaycanın birçok diyalektleri vardır. Bunlar iki grupta toplanabilir: 1) Kuzey diyalektleri (Tuba, Kumandı ve Çalkandı), 2) Güney diyalektleri (Altay, Telengit ve Teleut). Yazı dili güney diyalektleri üzerine kurulmuştur.

VI. Kırgızca-Türkçe deneyi

1. Men kün sayın erte turamın = Ben her gün erken kalkarım.

2. Krovatımdı cıynaymın, cûnamın = Yatağımı toplarım (ve) yıkanırım.

3. Siler çaşsıñar, ösösüñör, keleçektin êsi bolosuñar = Sizler genç- siniz, büyüyeceksiniz (ve) geleceğin sahip(ler)i olacaksınız.

4. Ukpayt dep uşak aytpa, bilbeyt dep ûru kılba = İşitmez(ler) diye dedi-kodu yapma (harf "söyleme") bilmez(ler) diye hırsızlık etme (harf "kılma").

5. Al ôru, mına oşonduktan iştebeyt = O, hasta; işte bu nedenle çalışmıyor.

6. Men emdigiçe erteñ menenki tamaktı içe elekmin = Ben henüz (harf. "şimdiye değin") kahvaltı etmedim.

7. Erteden beri tamak ozana elekmin = Sabahtan beri ağzıma yemek koymadım.

8. Anın oşondoyun men eçak ele bilçümün = Onun böyle olduğunu ben çoktan beri biliyordum.

9. Aba ırayı özgördü = Hava (harf. "hava durumu") değişti.

10. Cerdin beti caykı caşıl ırañdan acırap,kubargan = Yeryüzü(harf.

"yerin yüzü") yazdaki yeşil rengini yitirip sarardı.

Yukarıdaki Kırgızca cümleleri Türk dilbilimi öğrenimi görmemiş Türkiyeli bir Türk'ün anlaması olanaksızdır. Birinci cümledeki men "ben" ve kün "gün" sözleri anlaşılsa bile kün sayın "her gün", erte "erken" ve turamın "kalkarım" söz ve söz grupları bilinemiyeceğinden cümle anlaşılmayacaktır. İkinci cümledeki Rusça asıllı krovat "yatak, karyola" sözü, büyük bir olasılıkla, Türkçedeki Fransızca asıllı kravat sözü ile karıştırılacak ve cümledeki öbür iki söz de anlaşılamıyacağından cümleye doğru anlam verilemiyecektir. Sözü uzatmak gereksiz. Kırgızca Türklerce anlaşılamıyacak kadar farklıdır. Kırgızlar da, özel olarak çalışıp öğrenmedikçe, Türkçeyi anlıyamazlar. Bu durumda, Kırgızca bir diyalekt değil, dildir diyebiliriz. Gerçek de budur.

Kırgızca Türk dilleri içinde en çok Altaycaya yakındır. Bununla birlikte birçok seslik, biçimlik ve sözlük farklarla ondan ayrılır. Aşağıdaki birkaç cümle karşılaştırması Kırgızca ile Altayca arasındaki farkı göstermeğe yetecektir sanırız:

Alt. Men bojoboy cadım = Kırg. Menin ubaktım çok "Benim (hiç) vaktim yok"

Alt. Bu ton oğo elbek = Kırg. Bul içik ağa çong "Bu kürk ona büyük"

Alt. Nemelerdi turağa kiydirip salıñ = Kırg. Buyumdardı üygö kirgizin "Eşyaları eve taşıyın (harf. "eve sokun")"

Alt. Bu kerek eki çıldın turkunına çöyilip cat = Kırg. Bul cumuş eki cılga sozulup ketet "Bu iş iki yıl sürer"

Alt. Bastırazı cüs salkoboy tudulgan = Kırg. Bardığı cüz som karacattaldı "Toplam yüz ruble harcanıldı"

Alt. Mende slerge kirerge oyum cok = Kırg. Silerdikine kirüügö ubaktım çok "Sizin (eve) girmek için vaktim yok"

Alt. Kandıy curtap turarıgar? = Kırg. Kanday turasıñar? "Nasılsınız?"

Kırgızlar çok eski bir Türk halkıdır. Bununla birlikte Kırgızca ilk kez Sovyet devriminden sonra yazı dili olmuştur. Kırgızca 1924 ile 1926 yılları arasında Arap alfabesi, 1928 ile 1940 yıllan arasında da Latin alfabesi ile yazılmıştır. 1940'tan beri de Kiril alfabesi ile yazılmaktadır.

Kırgızca, 1970 sayımına göre, 1.452.000 kişi tarafından konuşulur. Üç diyalekti vardır: Kuzey, Güney-Batı ve Güney-Doğu diyalektleri. Kırgız yazı dili Kuzey diyalekti üzerine kurulmuştur.

VII. Özbekçe-Türkçe Deneyi

1. U kelgändä edi kinogä barär edik = O gelmiş olsaydı sinemaya giderdik.

2. İşlägändä körä däm äliş yahşi = Dinlenmek çalışmaktan daha iyidir.

3. Şudgår ådamlar bilän tolä edi: birisi häydäyåtir, birisi målä båsäyåtir, båskaläri ketmån çåpäyåtir = Tarla insanlarla dolu idi: birisi çift sürüyor, birisi (yeri) tırmıkla temizliyor, başkaları da çapa çapalıyor(lardı).

4. Yer kuyåş ätråfidä äylänädi = Dünya güneş(in) etrafında döner.

5. Åldin åwkatlängänlär stoldän turişä yatibdi = Önceden yemek yemiş olanlar masadan kalkıyorlardı.

6. Papiros çekäsiz mi? = Sigara içer misiniz (harf. "çeker misiniz")?

7. İkki tåmåni teñ üçburçäk teñ yånli üçburçäk deb äytilädi = İki kenan eşit üçgen(e) eşkenar üçgen adı verilir.

8. Ulär bir-biri bilän gäpirişmäydi = Onlar birbirleri ile konuşmuyorlar.

9. Akämniñ balälärigä häm men karäymän = Ağabeyimin çocuklarına da ben bakıyorum.

10. Åpäsiniñ yumuşlärigä karäşä başlädi = Ablasına yardım etmeğe başladı (harf. "Ablasının işlerine bakmağa başladı").

Özbekçe ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı sıfır değilse bile ona yakın derecede düşüktür. Papiros çekäsiz mi gibi çok kısa bir cümlede bile anlamı bilinmeyen bir söz o cümlenin anlaşılmasına engel olur.

1970 sayımına göre 9.195.000 kişi tarafından konuşulan Özbekçe Çağataycanın bir devamı sayılabilir. Özbekçe 1927'ye kadar Arap alfabesiyle, 1927 ile 1938 yılları arasında da Latin alfabesiyle yazılmıştır. 1938 yılından beri ise yeni Kiril alfabesi ile yazılmaktadır.

Özbekçe’nin birçok diyalektleri vardır. Bunlar üç grupta toplanabilir: 1) Kıpçak diyalektleri, 2) Oğuz diyalektleri, 3) Karluk-Çiğil-Uygur diyalektleri. Kıpçak ve Oğuz diyalektlerinde 8 ünlü sistemi ve ünlü uyumu korunduğu halde, Özbek yazı dilinde 6 ünlü vardır ve ünlü uyumu bozulmuştur.

VIII. Uygurca-Türkçe deneyi

1. Adättikigä kariganda bügün köpräk işliduk = Her zamankine göre bugün daha çok çalıştık.

2. Uniñga kariganda bu ärzänräk ämäs mu? = Ona bakarak bu daha ucuz değil mi?

3. Pulni poçta arkilik äwättim = Parayı posta aracılığı ile yolladım.

4. Män här yäkşänbä küni teatrga baridiğanmän = Ben her pazar günü tiyatroya giderdim.

5. Äjdiha ot çeçip şirgä karap umtuldi = Ejderha ateş saçarak arslana doğru saldırdı.

6. Çivinlär yorukni räñni arälamdu? = Sinekler ışığı ve rengi fark eder mi?

7. Bizniñ tehi ügünüşimiz keräk = Bizim daha öğrenmemiz gerek.

8. Bu kommuna äzaliri mol hosul alimiz däp ciddiy işlävatidur = Bu komün(ün) üyeleri bol ürün almak için canla-başla çalışıyorlar.

9. U çoñkur tinivaldi vä kätmäk üçün asta kozgaldi = O derin-derin esnedi ve gitmek için yavaşça (yerinden) kalktı.

10. Siz bilän hoşlaşkini käldim = Sizinle vedalaşmağa geldim.

İşte, Yeni Uygurca 10 cümle ve Türkçe karşılıkları! Bu cümlelerde biz Türklerin kolayca ayırt edebileceği adät "adet", bügün "bugün", bu, män "ben", här "her", keräk "gerek" vb. gibi Türkçe karşılıklarına çok yakın bazı sözler var. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi, bir cümlede bir ya da birkaç sözün bilinmesi o cümlenin tam ve doğru olarak anlaşılmasına yetmez. Cümledeki bütün sözlerin ve morfemlerin bilinmesi gerekir. Bu da özel olarak çalışıp öğrenmekle olur. O halde, Yeni Uygurca da bir diyalekt değil, dildir diyebiliriz.

Uygurca Çin Halk Cumhuriyeti'nin Sin-kiang eyaleti ile SSCB'nin Kazak, Kırgız, Özbek Ve Türkmen Cumhuriyetlerinde konuşulur. Çin'deki Uygurların sayısı 3.900.000 kadardır. SSCB'nde ise, 1970 sayımlarına göre, 173.000 Uygur vardır.

Uygurca da, Özbekçe gibi, eski Çağatay yazı dilinin devamı sayılır. Çin'deki Uygurlar son zamanlara kadar düzeltilmiş Arap alfabesini kullanıyorlardı. 1959'da toplanan Sin-kiang Uygur Bölgesi İkinci Dilbilimciler Kongresinde Uygurca için Latin asıllı yeni bir alfabe kabul edilmiştir. Çin'deki Uygurlar dillerini bugün bu yeni alfabe ile yazmaktadırlar. SSCB'ndeki Uygurlar ise 1930'dan 1946'ya kadar Latin alfabesini kullanmışlar, 1946'da bu alfabeyi Kiril alfabesi ile değiştirmişlerdir.

Uygurca’nın pek çok diyalektleri vardır. Bunlar üç grupta toplanabilir: 1) Kuzey-Batı diyalekti ya da Orta diyalekt (Bu diyalekt şu ağızlardan oluşur: Turfan, Kuça, Aksu, Kaşgar, Yarkend, İli, Urumçi, Komul, Karaşar, Korlin), 2) Doğu ya da Lobnor diyalekti, 3) Güney ya da Hotan diyalekti.

IX. Tatarca-Türkçe deneyi

1. Ana şatlığınnan yılap cibärdí = Anne sevincinden ağlamağa başladı.

2. Bízníñ bakçada çiyä, karlığan häm kura cilägí kuwakları üsä = Bizim bahçede vişne, frenk üzümü ve ahududu ağaçlan yetişir.

3. Bízníñ uram zur uram = Bizim cadde büyük (bir) cadde(dir).

4. Atlıyk duslar alga taban! = Yürüyelim, dostlar ileri doğru!

5. Yak-yünínä karanıp ozın ozın atlıy = Yanına yöresine bakınarak uzun adımlarla yürüyor (harf. "uzun uzun adımlar atıyor").

6. Anıñ maturlığı miní tañga kaldırdı = Onun güzelliği beni şaşırttı.

7. Bay bay öçín tırışa, yarlı yarlığa bulışa = Zengin, zengin için çalışıp çabalar, yoksul (da) yoksula yardım eder.

8. Yañgırlar yawgalasa da cir älí dımga tuymadı = Çok yağmur yağmasına rağmen yer henüz neme doymadı.

9. Ul irtän altı säğattä tora, zaryadka yasıy, salkın suw bílän yuwına = O, sabah saat altıda kalkar, jimnastik yapar (ve) soğuk su ile yıkanır.

10. Yıl ahırına bik küp torak yortlar faydalanuwga tapşırılaçak = Yıl sonuna (kadar) pek çok yaşama evler(i) istifadeye sunulacak.

Yukarıdaki 10 Tatarca cümle ile bunların Türkçe karşılıklarından açıkça görüleceği gibi, Tatarca ile Türkçe arasında pek çok seslik, biçimlik ve sözlük farklar vardır: yılap "ağlayıp", cir "yer", ul "o", bik "pek", öçín "için", miní "beni", yün "yön, taraf", bílän "ile", vb.; atlıyk "yürüyelim", atlıy "yürüyor", tora "kalkar", alga "ileriye", bízníñ "bizim", vb.; çiya "vişne", karlığan "frenk üzümü", kura cilägí "ahududu", kuwak "«ğaç, çalı", üs- "büyümek, yetişmek", uram "cadde, sokak", zur "büyük", al "ön, ileri", taban "... doğru", yak "yan, taraf", karan- "bakınmak", matur "güzel", tañga kaldır- "hayrette bırakmak, şaşırtmak", bay "zengin", yarlı "yoksul", dım "nem", irtän "sabah", tor- "kalkmak", zaryadka "jimnastik", yasa- "yapmak", salkın "soğuk", yuwın- "yıkanmak", küp "çok", torak yort "yaşama evi, apartman", tapşır- "vermek, tevdi etmek, sunmak", vb. Görüldüğü gibi, Tatarca ile Türkçe arasında birçok seslik, biçimlik ve sözlük ayrılıklar vardır. Bir dilin diyalektleri arasında bu kadar çok ayrılık olmaz. O halde, bizde, Tümtürkçü duygular ve kaygılarla "Kazan Türkçesi", ya da "Kazan şivesi" diye adlandırılan Tatarca, Türkçe’nin bir diyalekti değil fakat ayrı ve bağımsız bir dildir.

Tatarca, Kıpçak grubu Türk dillerindendir. Tatar adı Türk dilinin en eski yazılı belgeleri olan Orhon yazıtlarında geçmektedir: Otuz Tatar, Tokuz Tatar ya da sadece Tatar. Ancak, Orhon yazıtlarında geçen bu ethnic adlar Türk boylarının değil, Moğol boylarının adlarıdır. Türkçe konuşan Tatarların ortaya çıkışı Altın Ordu devleti dönemine rastlar. Bugünkü Tatarlar, büyük bir olasılıkla, Volga Bulgarlarının Çingiz ordularındaki Türk (Kıpçak) ve Moğol boyları ile karışmaları sonucu oluşmuş bir Türk halkıdır.

Geçen yüzyıl ortalarına kadar yazı dili olarak Çağataycayı kullanan Tatarlar bu dönemde kendi yerli diyalektleri ile yazmağa başlamışlar ve bugünkü Tatar yazı dilinin temelini atmışlardır. Tatarca 1927'ye kadar Arap, 1927 ile 1939 yıllan arasında da Latin alfabesiyle yazılmıştır. 1939'dan başlayarak Tatarca Kiril asıllı yeni Tatar alfabesi ile yazılmaktadır.

Tatarca, 1970 sayımlarına göre, 5.931.000 kişi tarafından konuşulur. Bu nüfusun % 30'u, merkezi Kazan şehri olan Tatar ÖSSC'nde, % 70'i de SSCB'nin öbür cumhuriyet ve bölgelerinde yaşamaktadır.

Tatarca’nın üç diyalekti vardır: 1) Orta diyalekt ya da Kazan diyalekti (birçok ağızlan vardır), 2) Batı ya da Mişer diyalekti (Penza, Gorkiy, Ulyanov, Saratov, Volgograd, Astrakhan ve Kuybışev bölgeleri ile Mordvin, Çuvaş ve Başkurt ÖSSC'nde konuşulan Tatar ağızları), 3) Doğu ya da Sibirya diyalekti (Bu diyalekte Tobol, Saz Ayağı, Tümen, Tevriz ve Tara adlarındaki Batı Sibirya Tatar ağızları girer). Tatar yazı dili Orta diyalekt üzerine kurulmuştur.

X. Başkurtça-Türkçe deneyi

1. Häzír ük kuzgalayık, yukha huñlarbız = Hemen şimdi kalkalım, yoksa geç kalacağız.

2. Hin toğrolokto aytkanda yaratmayhıñ = Sen, gerçek söylenilince, hoşlanmıyorsun.

3. Uynap höylähäñ dä uylap höylä = Şaka söylesen de düşünüp söyle. 4. Üzíníñ zur bähíthízlíkkä osrağanın hizä = Kendisinin büyük (bir) bahtsızlığa uğradığını hissediyor.

5. Bında öyzär taştan matur itíp halıngandar, tübälärín arış halamdarı mínän yapkandar = Burada, evler, taştan güzel (bir şekilde) yapılmış; çatılarını (da) çavdar sapları (harf. "samanları") ile örtmüşler.

6. Yulga irtängí halkında sığırbız = Yola sabah serinliğinde çıkacağız.

7. Säğät östö huktı = Saat üçü vurdu.

8. Bawzıñ ozono, hüzziñ kıskahı yakşı = İpin uzunu, sözün (ise) kısası iyi(dir).

9. Alt alhañ hınap al, aksa alhañ hanap al = At al(ı)rsan, sınayıp al, para al(ır)san sayıp al.

10. Kistärín min öyzä bulam = Akşamları ben evde olurum.

Yukarıdaki Başkurtça cümlelerin hiçbirisinin Türkiyeli Türklerce anlaşılamıyacağı açıktır. Sägät östö huktı gibi çok kısa ve yalın bir cümleyi anlamak için bile şu ön bilgiler gereklidir: 1) Arapça sâ'at "saat" sözü, Başkurtçada, ilk hecedeki uzun /a/ foneminin kısalması, ikinci hece başındaki gırtlak patlayıcısı ayn'ın /g/ fonemine dönüşmesi ve sözün tümüyle öndamaksıllaşması (palatalization) sonucu, sägät biçimini almıştır; 2) Eski Türkçenin ilk hecedeki /ü/ ünlüsü Başkurtçada, kurallı olarak, zayıf (reduced) ve kısa /ö/ ünlüsüne, söziçi (medial) ve sözsonu (final) /ç/ fonemi de /s/ye değiştiğinden, Ortak Türkçe üç "3" sözü Başkurtçada ös biçimini almıştır; 3) Eski Türkçe sözbaşı (initial) /s/ fonemi Başkurtçada kurallı olarak /h/ye dönüştüğünden, ilk hecedeki /o/ ünlüsü de yine kurallı olarak /u/ya değiştiğinden, Ortak Türkçe sok- "vurmak" edimi Başkurtçada huk- biçimini almıştır. İşte, ancak bütün bu bilgiler bilindikten sonradır ki Sägät östö huktı gibi Başkurtça bir cümle "Saat üçü vurdu" tarzında anlaşılabilir.

1970 sayımlarına göre 1.240.000 kişi tarafından konuşulan Başkurtça ancak Sovyet devriminden sonra yazı dili olabilen Türk diyalektlerindendir. Başkurtça 1929'a kadar Arap, 1929'dan 1939'a kadar Latin alfabesiyle yazılmıştır; 1939'dan başlayarak da Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.

Başkurtça’nın iki diyalekti vardır: Doğu ya da Kuvakan diyalekti, Güney ya da Yurmat diyalekti. Doğu diyalektinin beş ağzı vardır: Ay, Argayaş, Salyut, Miyas ve Kızıl. Güney diyalektinin ağızları da şunlardır: İk-Sakmar, Orta ağız, Kara-İdil, Dem, Güney-Batı ağızları. Başkurtçanın Doğu ve Güney diyalektleri arasında önemli fonemik ve seslik (phonetic) farklar vardır. Güney diyalektinin Güney-Batı ağızları öteden beri Tatarcanm etkisi altındadır. Başkurt yazı dili Doğu diyalekti üzerine kurulmuştur.

Ana dilleri Tatarca olan bazı dilciler, örneğin Saadet Çağatay ve Ahmet Temir, Başkurtçayı "Kazan Türkçesi" ya da "Kazan Şivesi" diye adlandırdıkları Tatarcanın bir 'ağız'"ı sayarlar (bkz. S. Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri II: Yaşayan Ağız ve Lehçeler, s. 70-72 ve A. Temir, "Kuzey Türkçesi", Türk Dünyası El Kitabı, s. 297). Bu görüşe katılmak güçtür. Çünkü, Başkurtça, Tatarca ile aynı alt-gruba (Kıpçak grubunun Tatar-Başkurt alt-grubu) girmekle birlikte, bazı önemli farklarla ondan ayrılır. Bu farkların başlıcaları şunlardır:

1) Söz ve ek başındaki /s/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtçada /h/ye değişir: Tat. sarık = Bşk. harık "koyun", Tat. soñ = Bşk. huñ "son, sonra; geç", Tat. bulsa = Bşk. bulha "olsa", Tat. tuktasın = Bşk. tuktahın "dursun", vb.

2) Ortak Türkçe /ç/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtçada /s/ye dönüşmüştür: Tat. çap- = Bşk. sap- "koşmak", Tat. çalgı = Bşk. salgı "orak, tırpan", Tat öçín = Bşk. ösön "için", Tat. kiç = Bşk. kis "akşam", Tat. çäç = Bşk. säs "saç" (<< *çäç <<>

3) Söziçi ve sözsonu /z/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtçada ötümlü dişlerarası sızıcısı (voiced interdental fricative) /z/ye değişmiştir.

4) Söziçi ve sözsonu /s/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtçada ötümsüz dişlerarası sızıcısı (voiceless interdental fricative) /s/ye değişmiştir.

5) Başkurtça’da Tatarcada bulunmayan dudak uyumu vardır: Tat. yoldız = Bşk. yondoz "yıldız", Tat. yöriy = Bşk. yöröy "yürüyor", Tat. kölímsírä- = Bşk. kölömhörä- "gülümsemek", Tat. öçín = Bşk. ösön "için" vb.

6) Sözbaşı /y/ fonemi Tatarcada /ı/ ile /i/den önce kurallı olarak, bazı sözlerde /c/ fonemine değiştiği halde, Başkurtçada /ı/ ile /i/den önce de korunmuştur: Tat. cidí = Bşk. yítí "7", Tat. cibär- = Bşk. yíbär- "göndermek", Tat. cılı = Bşk. yılı "sıcak, ılık", vb.

7) Arapça-Farsça ödünçlemelerdeki sözbaşı /c/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtça’da kurallı olarak /y/ye dönüşür: Tat. cawap = Bşk. yawap "cevap, yanıt", Tat. can = Bşk. yän "yan", Tat. comga = Bşk. yoma "cuma", vb.

8) {-DA} ve {-DI} eklerinin başındaki /d/ fonemi Tatarcada korunduğu halde, Başkurtça’da ünlülerden sonra /n/ fonemine dönüşür: Tat. kaladan = Bşk. kalanan "şehirden", Tat. karadı = Bşk. karanı "baktı" vb.

İşte, bu gibi seslik farklarla burada sözünü etmiyeceğimiz bazı önemli sözlük (lexical) farklar Başkurtçayı Tatarcadan ayırır. Bununla birlikte, aşağıdaki cümle karşılaştırmalarından da anlaşılacağı gibi, Tatarca ile Başkurtça arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı oldukça yüksektir:

Tat. Miña karadı = Bşk. Miñä karanı "Bana baktı"

Tat. İdíl kürmiy itík salmıylar = Bşk. İzíl kürmäy itík sismäyzär "Su(yu) görmeden çizme(yi) çıkarmazlar"

Tat. Min anı kiçä oçrattım = Bşk. Min unı kisä osrattım "Ben ona dün rastladım"

Tat. Cılı söyäk sındırmıy = Bşk. Yılı höyäk hındırmaş "Sıcak kemig(i) kırmaz"

Tat. Sin ni íşliysíñ? = Bşk. Hin nämä íşläyhíñ? "Sen ne yapıyorsun?"

Görüldüğü gibi, Başkurtça Tatarcaya yakındır. Ancak, Tatarlarla Başkurtlar arasındaki ethnic, kültürel ve politik ayrılıklarla Tatarca ile Başkurtçanın ayrı ayrı birçok diyalektleri bulunduğu gerçeği göz önünde tutulursa Başkurtçanın Tatarca’dan ayrı bir yazı dili olduğu görüşü ağırlık kazanır. Tatarca ile Başkurtça arasındaki ilişki İsveççe ve Norveççe ile Danca (Danish) arasındaki ilişkiye benzetilebilir.

Genel Dilbilim Dergisi, Cilt II, Sayı 7-8, 1980

III

XI. Kazakça-Türkçe Deneyi

1. Sizben tanıskanıma öte kuwanıştımın = Sizinle tanıştığıma çok sevindim (harf. "çok kıvançlıyım").

2. Mağan kalanı aralatıp körsetiñizşi = Bana şehri gezdirip gösteriniz, lütfen.

3. Siz şetel tilderiniñ kaysısın bilesiz? = Siz yabancı dillerin hangisini biliyorsunuz?

4. Men azdap Nemisşe bilemin = Ben biraz Almanca biliyorum.

5. Mağan sizdiñ kala kattı unadı = Sizin şehr(iniz) benim çok hoşuma gitti.

6. Mağan konak üyge baratın joldı körsetiñizşi = Bana otele giden yolu gösteriniz, lütfen.

7. Tike jüre beriñiz, sodan soñ oñga burılıñız = Doğru yürüyünüz, ondan son(ra) sağa dönünüz.

8. Halıkaralık hat-habardı kay jerde kabıldaytının aytıñızşı = Yurtdışı (harf. "uluslararası") mektupları nerde kabul ettiklerini söyler misiniz, lütfen?

9. Mağan sizdiñ kalanıñ suwreti bar otkrıtkanı beriñizşi = Bana sizin şehr(iniz)in resmi bulunan (bir) posta kartı veriniz, lütfen.

10. Mağan jöteldi basatın däri beriñizşi = Bana öksürüğü kesen (harf. "basan, bastıran") ilâç veriniz, lütfen.

Yukarıdaki 10 Kazakça cümleyi Türk dil bilimi öğrenimi görmemiş, Kazakça bilmeyen bir Türkün anlaması olanaksızdır. Aynı durumda olan, başka bir deyişle Türkçe bilmeyen, bir Kazak da bu cümlelerin Türkçe karşılıklarını anlıyamaz. Kazakça ile Türkçe arasında pek çok seslik, biçimlik ve sözlük farklar vardır. O halde, Kazakça da bir diyalekt değil, akraba fakat ayrı ve bağımsız bir dildir.

1970 sayımlarına göre eski S.S.C.B.'de 5,299,000 Kazak vardır. Buna Çin'in Sinkiang eyaletinde yaşayan 530,000 Kazakla, Afganistan ve Moğolistan'da yaşayan Kazakları da eklersek Kazakların toplam sayısı 6,000,000'u bulur.

Kazakça geçen yüzyılın ortalarında yazı dili olmuş Türk diyalektlerindendir. 1929'a kadar Arap, 1929'dan 1939'a kadar da Latin alfabesiyle yazılan Kazakça 1940'tan bu yana Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.

Kazakça’nın diyalektleri yoktur, fakat birçok ağzı vardır. Ancak, 1970 sayımına göre 236,000 kişi tarafından konuşulan ve Sovyet Türkologlarınca ayrı bir dil olarak kabul edilen Karakalpakça Kazakçaya çok yakındır ve pek-âlâ Kazakçanın bir diyalekti sayılabilir. Aşağıdaki birkaç cümle karşılaştırması Kazakça ile Karakalpakça’nın birbirine ne denli yakın olduğunu göstermeğe yetecektir sanırız:

Kzk. Ol, awruw; sondıktan da ol jumıs istemeydi = Kklp. Ol nawkas, sandıktan da islemeydi "O, hasta; bunun için de çalışmıyor".

Kzk. Ağaynım, men munı tüsinbeymin = Kklp. Ağaynim, men bunı tüsinbeymen "Kardeşim, ben bunu anlamıyorum".

Kzk. Munı istep ülgere albaspınba dep korkamın = Kklp. Bunı islep ülgere almaspanba dep korkaman "Bunu çalışıp başaramaz mıyım diye korkuyorum".

Kzk. Hal-jağdayıñz kalay? = Kklp. Ahwalıñz kalay? "Nasılsınız?"

Kzk. Sen bul tuwralı estimep pe ediñ? = Kklp. Ya sen bul tuwralı esitpediñ be? "Yoksa sen bu(nun) hakkında (bir şey) işitmedin mi?"

Kzk. Onı eş zat kızıktırbaydı = Kklp. Onı heş närse kızıktırmaydı "Onu hiç(bir) şey ilgilendirmez".

XII. Nogayca-Türkçe Deneyi

1. Men barmasam eken şalıska hatın harsa eken = Keşke ot biçmeğe ben değil, kadın(ım) gitse!

2. Bulıt aşıldı da kün tağı kızdırıp basladı = Bulut açıldı ve güneş (ortalığı) ısıtmağa başladı.

3. Ol isti kutarar üşin men de baradıkenmen, sen de baradıkensiñ = O işi bitirmek için ben de gitmeliymişim, sen de gitmeliymişsin.

4. Men barayak ekenmen, mutıp kaldım = Ben gidecektim, (fakat) unuttum gitti (harf. "unutup kaldım").

5. Üyken yamgır yavsa, koy ıkka tartar, eski yelge tartar = Şiddetli (bir) yağmur yağarsa, koyun rüzgâr tutmayan yere, keçi (de) rüzgâra (karşı) gider (harf. "çeker").

6. Yuvırkan koydıñ yüninen etilgen = Yorgan, koyun yününden (harf. "koyunun yününden") yapılmış(tır).

7. Olar yılkıdı kaldırıp kaşkan = Onlar atı bırakıp kaçmış(lar).

8. Tegerşikler aylandı ama avtomobil kozgalmadı = Tekerlekler döndü ama otomobil hareket etmedi.

9. Eğer keşede yel toktasa kayık pan kıdıramız = Eğer akşamleyin rüzgâr dinerse kayıkla gezeriz.

10. Şaşuvdı soñga kaldıruvşı bir kolhoz da bolmavga kerek = Ekimi sona bırakan bir kolhoz bile olmamalı!

Yukarıdaki 10 Nogayca cümlenin Türklerce anlaşılabileceği iddia edilebilir mi? Hatın (kadın), bulıt (bulut), kün (gün, güneş), kızdırıp, başladı (başladı), yamgır (yağmur), yel, kayık vb. sesçe ve anlamca aynı ya da çok yakın denktaş sözler kolayca tamnabilirse de Nogayca cümlelerin tüm olarak anlaşılması hemen hemen olanaksızdır. Belki 2. cümle bazı Türklerce anlaşılabilir: Bulıt aşıldı da kün tağı kızdırıp basladı "Bulut açıldı da gün dahi kızdırmağa başladı". Bu durumda, Nogayca ile Türkçe arasındaki anlaşılabilirlik oranının % 10 dolayında olduğu söylenebilir. Bu oran da Nogayca ile Türkçe arasındaki farkın dil farkı olduğunu gösterir.

1970 sayımlarına göre 52,000 kişi tarafından konuşulan Nogayca Sovyet Devriminden sonra yazı dili olmuş Türk (Kıpçak) diyalektlerindendir. Nogayca 1938'e kadar Latin alfabesiyle yazılmıştır. O tarihten beri de yeni Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.

Nogayca’nın üç diyalekti vardır: 1) Asıl Nogay diyalekti (cas "genç", bişe "kadın", üyimis "evimiz", üyiñis "eviniz"; barayak "gidecek", keler "gelir, gelecek", iygimin "iyiyim", iygisiñ "iyisin", bizim; sözlük farklar), 2) Kara Nogay diyalekti (yas, bişe, üyimiz, üyiñiz; baracak, keler, iygimin, iygisiñ, biziñ "bizim"; sözlük farklar), 3) Ak Nogay diyalekti (jas, pişe, üyimiz, üyiñiz; barıyak, kelir, iygimen, iygisen, biziñ; sözlük farklar).

XIII. Karaçayca-Balkarca ve Türkçe Deneyi

1. Ahmat elge deri bardı = Ahmet köye kadar gitti.

2. Kart Azret bügün ertdenbla berç koluna cañı çalkını algandı = Yaşlı Azret bu sabah nasırlı eline yeni orağı almıştı.

3. Sabiyle tamadalarını aythanlarına tıñılay edile = Çocuklar, büyüklerinin anlattıklarını dinliyorlardı.

4. Ol kanatlım uçup barganlay atadı = O, kuşu uçarken vurur.

5. Keçe arası bolgandı, ol a alkın cuklamaydı = Gece yansı olduğu halde o hâlâ uyumuyor.

6. Ögüz aşırı arığandan kımıldamay tohtadı = Öküz çok yorulduğundan kımıldamaksızın durdu.

7. Sen boluşmasañ, men etallık tül edim = Sen yardım etmeseydin, ben (bu işi) başaramayacaktım.

8. Ol tuwra tebregen edi, alay a sokurandı = O gidecekti, ama (sonra) fikrini değiştirdi.

9. Men kesimi cañılganımı añılayma = Ben yanıldığımı anlıyorum.

10. Anı caşawu alkın allındadı = Onun önünde henüz bütün bir yaşam var (harf. "Onun yaşamı henüz önündedir").

Yukarıdaki Karaçayca-Balkarca cümlelerin hiçbirisinin biz Türklerce anlaşılamayacağı açıktır. Karaçay ve Balkarlar da bu cümlelerin Türkçe karşılıklarını anlayamazlar. O halde, Karaçayca-Balkarca da bir diyalekt değil, fakat ayrı ve bağımsız bir Türk dilidir.

Karaçayca-Balkarca ancak Sovyet Devriminden sonra yazı dili olabilmiş Türk diyalektlerindendir. 1970 sayımlarına göre, SSCB'de 113,000 Karaçay ve 60,000 Balkar vardır. Karaçay-Balkar dili, adından da anlaşılabileceği üzere, iki diyalektten oluşur: Karaçay ve Balkar (Malkar). Bu iki diyalekt arasındaki başlıca fark, Karaçaycada sözbaşı /ç/ foneminin korunması (çaç "saç", çıbçık "kuş"), sözbaşı /y/ foneminin ise /c/ye dönüşmesi (cer "yer", col "yol"), Balkarcada da /ç/ foneminin ötümsüz katışık /ts/ye (tsats "saç"), sözbaşı /y/ foneminin ise ötümlü katışık /dz/ ya da /z/ye dönüşmesidir (dzer ya da zer "yer", dzıl ya da zil "yıl"). Yazı dili Karaçay diyalekti üzerine kurulmuştur.

XIV. Kumukça-Türkçe Deneyi

1. Avrumayğan başnı yavluk bulan baylamas = Ağrımayan başı mendille bağlamaz(lar).

2. İssilik olay güçlü çü, gatta adam suvdan çıkmağa süymey = Sıcak o kadar şiddetli ki, insan sudan çıkmak istemiyor.

3. Uçitel aytgan küyde etip, nasiplik taptım = Öğretmenin dediği gibi yapıp mutlu oldum.

4. Etilgen işni özler tergep karamak uçun brigadirler avlakga getdiler = Yapılan işi kendiler(i) denetleyip görmek için ekip başlan tarlaya gittiler.

5. Onuki tüz bolmak neden görüne dağı? = Onun haklı olduğu nereden belli?

6. Ol yığılma az kaldı = O, az kalsın düşüyordu.

7. Sen dom otdıhda bolacakmısan? = Sen dinlenme evine gidecek misin?

8. Cıyın tünegün boldu = Toplantı dün yapıldı.

9. Ol karkarasın yelemege bolmay = O, ayakları üzerinde duramaz.

10. Yer, Günnü aylanasından aylana = Yer, Güneşin çevresinde dolanır.

Yukarıdaki Kumukça cümleler Türkçe’ye yakın gibi görünüyorlarsa da anlaşılmaları kolay değildir. Belki ikinci cümle bazılarınca aşağı-yukarı anlaşılabilir. Ama, bunun için de şu Kumukça sözlerin bilinmesi gerekir: issilik "sıcak, sıcaklık", olay "o kadar, öyle", çü "ki", gatta "hattâ", süymey "sevmez, sevmiyor". On cümleden birinin anlaşılabileceği kabul edilse bile Kumukça ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı yine de % 10 dolayında demektir. Bu ise çok düşük bir orandır ve Kumukçanın diyalekt değil, dil olduğunu gösterir.

1970 sayımlarına göre 189,000 kişi tarafından konuşulan Kumukça Sovyet Devriminden sonra yazı dili olmuştur. Kumukça 1929'a kadar Arap, 1929'dan 1938'e kadar da Latin alfabesiyle yazılmıştır; 1938'den beri ise Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.

Kumukça’nın üç diyalekti vardır: Buynak, Hasavyurt, Kaytak diyalektleri. Yazı dili Buynak-Hasavyurt diyalektleri üzerine kurulmuştur. Yazı dili ile diyalektler arasında birçok seslik, biçimlik ve sözlük farklar vardır.

XV. Karayimce-Türkçe Deneyi

1. Sendir otnu suvba, yamanlıknı dostlukba = Ateşi su ile, düşmanlığı (da) dostluk ile söndür (harf. "Söndür ateşi su ile, düşmanlığı dostlukla").

2. Ullu edi kerki bu yarık ketsenin = Bu aydınlık gecenin güzelliği büyüktü (harf. "Büyük idi güzelliği bu aydınlık gecenin").

3. İsli bağ atstı ez kabağın = Kokulu bahçe kendi kapısını açtı (harf. "Kokulu bahçe açtı öz kapısını").

4. Men tanıdım bu ivtsekni, kayda men estim = Ben (içinde) büyüdüğüm bu evceğizi tanıdım (harf. "Ben tanıdım bu evciği, ki orada ben büyüdüm").

5. Maya inanır terkrak, neçik anar = Bana, ona inandığından daha çabuk inanır (harf. "Bana inanır daha çabuk, nasıl ki ona").

6. Kaytmamen artkarı sezimden = Ben sözümden dönmem (harf. "Dönmem geri sözümden").

7. Haz konğurov barın ol oyatır = O, çan gibi herkesi uyandırır (harf. "Çan gibi herkesi o uyandırır").

8. Terk kiyindi ol yenil uprahka = Çabucak hafif (bir) elbise giydi (harf. "Çabucak giyindi o hafif elbiseye").

9. Bolalasız kaytma, eger kleysiz = İsterseniz, geri dönebilirsiniz (harf. "Dönebilirsiniz, eğer isterseniz").

10. Kerti, ol astrı körklü çerayından = Gerçekten, onun yüzü çok güzel (harf. "Doğru, o çok güzel yüzünden").

Yukarıdaki Karayimce cümlelerin hiçbirisinin Türklerce anlaşılamıyacağı açıktır. Bu cümlelerin Türkçe karşılıklarının da Karayimlerce anlaşılamıyacağını kesinlikle ileri sürebiliriz. O halde, Karayimce ile Türkçe arasında karşılıklı anlaşılabilirlik oranı sıfır ya da sıfıra yakındır diyebiliriz. Bu oranın düşük olmasında seslik ve sözlük farklar kadar sözdizimlik farkların da rolü olduğu açıktır. 1959 sayımlarına göre SSCB'de 5,900 Karayim yaşamaktadır. Karayimler Litvanya'da, Kırım'da ve Ukrayna'nın Lutsk ve Halits şehirlerinde bulunurlar.

Karayimce’nin iki diyalekti vardır: Trakay ve Halits. Trakay diyalekti Litvanya'da Trakay şehrinde yaşıyan Karayimlerin, Halits diyalekti de Ukrayna'nın Halits ve Lutsk şehirlerinde oturan Karayimlerin diyalektidir. Kınm'da yaşıyan Karayimlerin diyalekti Kırım Tatarcasınca özümlenmiştir. Trakay ve Halits diyalektleri arasındaki başlıca farklar şunlardır: l) /ö/ ve /ü/ ünlüleri Trakay diyalektinde korunduğu halde, Halits diyalektinde, sırasiyle, /e/ ve /i/ ünlülerine dönüşür: Tr. öpkyä "akciğer" = H. epke, Tr. körklü "güzel" = H. kerkli, Tr. öz "kendi" = H. ez, Tr. yür'ak = H. yirek "yürek", vb., 2) /ş/ fonemi Trakay diyalektinde korunduğu halde Halits diyalektinde /s/ye değişir: Tr. taş "taş" = H. tas, Tr. kişi = H. kisi, Tr. yaşırın = H. yasırın "gizlice", Tr. ülyüş "pay, hisse" = H. ilis, vb., 3) /ç/ fonemi Trakay diyalektinde korunduğu halde Halits diyalektinde katışık /ts/ fonemine dönüşür: Tr. üç "3" = H. its, Tr. çaç "saç" = H. tsats, Tr. küç "güç, kuvvet" = H. kits, vb., 4) id fonemi Trakay diyalektinde korunduğu halde Halits diyalektinde katışık /dz/ fonemine değişir: Tr. can "can, ruh" = H. dzan "can, yürek", Tr. cins, "cins" = H. dzıns, Tr. terece, "pencere" = H. teredze, vb.

Karayimler dillerini İbranî, Latin ve Rus alfabeleri ile yazmışlardır. Büyük çoğunluğu dinî metinler (çeviriler) olan elyazmaları İbranî alfabesiyledir. Karayimce bugün yazısı ve edebiyatı olmıyan bir Türk dili durumundadır.

XVI. Türkmence-Türkçe Deneyi

1. Okuvçılar muğallımmıy daşını gâbap aldılar = Öğrenciler öğretmenin çevresinde toplandılar.

2. Zala müñe golay âdam sığyâr = Salona bine yakın insan sığar.

3. Acala pul töläp gutulıp bilmez = Ölümden para ile kurtulunmaz (harf. "Ecele para ödeyip kurtulunmaz").

4. Ol bu ädigi gatı gımmat gördi = O, bu çizmeyi çok pahalı buldu.

5. Parahod tolkunları bövsüp baryâr = Vapur dalgaları yararak gidiyor.

6. Kâkam-a şindi hem gelenok = Babam hâlâ gelmedi.

7. Ûkusızlık zerârlı kelläm ağralıpdır = Uykusuzluk yüzünden başım ağırlaştı.

8. Mekgecöven oñat idedümegi söyyär = Mısır iyi bakım ister (harf. "Mısır iyi bakımı sever").

9. Yeñseden yeñles ığşıldı eşidildi = Arkadan hafif (bir) hışıltı işitildi.

10. Sırkavıñ üsgülevici barha yığcamlayâr = Hastanın öksürüğü gittikçe şiddetleniyor.

Türkmence, içine Türkçenin de girdiği, Oğuz (Güney-Batı) grubu Türk dillerindendir. Azerî'den sonra Türkçeye en yakın olan dil Türkmencedir. Buna rağmen, yukarıdaki Türkmence cümlelerin hiçbirisi Türklerce anlaşılamaz. Türkmence bilmiyen bir Türk l. cümleyi belki de "Öğrenciler öğretmenin taşını kapıp aldılar" diye yanlış anlıyacaktır. Bu Türkmence cümlelerin Türkçe karşılıklarının da Türkçe bilmiyen Türkmenlerce anlaşılamıyacağını kesinlikle ileri sürebiliriz. O halde, Türkmence de bir diyalekt değil, akraba fakat ayrı ve bağımsız bir dildir.

1970 sayımlarına göre SSCB'de yaşıyan Türkmenlerin sayısı 1,525,000'dir. SSCB'deki Türkmenlerin büyük çoğunluğu merkezi Aşkabad olan Türkmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde yaşar. Özbek, Tacik, Kazak ve Karakalpak gibi komşu Sovyet Cumhuriyetleri ile Stavropol bölgesinde de Türkmen topluluktan vardır. SSCB dışında en büyük Türkmen toplulukları İran ve Afganistan'da bulunur.

Türkmence’nin pek çok diyalektleri vardır. Bunlar iki büyük grupta toplanabilir: 1) Teke, Sank, Salır, Göklen, Yomud, Ersarı, vb., 2) Nohur, Anav, Eski, Suhrı, Arabacı, Kıraç, Çandır, Mukrı, Hatap, Bayat, Çeges vb. Bu iki grup diyalekt arasındaki başlıca farklar şunlardır: 1) /s/ ve /z/ fonemleri ikinci grupta korunduğu halde, birinci grupta sırasiyle dişlerarası /q/ ve /d/ fonemlerine dönüşmüştür; 2) /b/ ve /p/ fonemleri birinci grupta korunduğu halde, ikinci grupta çiftdudak sızıcısı /w/ye değişir: ôwo, ôwa, owa "köy" (birinci grup ve yazı dili oba); 3) Ünlü ile biten isimlerin varma-yönelme (dative-directive) hali ikinci grupta büzülmesiz olduğu halde, birinci grupta (ve yazı dilinde) büzülmelidir: ôwo-y-a "köye", köçe-y-e "sokağa" (birinci grup ve yazı dili ôbâ, köçä); 4)Şimdiki zaman birinci grupta -yâr/-yär (yazı dili), -yâ/-yä, -ya/-ye, -yôr/-yô ve -ôr/-ô ile, ikinci grupta ise zarf-fiil eki -î/-i (alî "alıyor", geli "geliyor", almî "almıyor", gelmi "gelmiyor") ve zarf-fiil eki -a/-e ya da -ı/-i'ye -dûr/-du/-dır/-dir ve -f'nin eklenmesi iile kurulur: aladûr/aladu/aladır "alıyor", vb.

Türkmence daha XVIII. yüzyılda yazı dili olmuştur. Bu yüzyılda yetişen Mahtumkulı (Türkmence Magtîmgulı) şiirlerini, bilindiği gibi, Türkmen diyalekti ile yazmış ve bugünkü Türkmen yazı dilinin temellerini atmıştı. Ancak, Türkmencenin yazı dili olarak gelişmesi Sovyet Devriminden sonra olmuştur. 1928'e kadar Arap, 1928'den 1939'a kadar da Latin alfabesiyle yazılan Türkmence 1939'dan beri Kiril alfabesiyle yazılmaktadır.

XVII. Azerî-Türkçe Deneyi

1. Aşağıda küçädä maşın fit çaldı = Aşağıda sokakta otomobil korna çaldı.

2. Pillälärdä säs gopdu, kimsä täläsirdi = Merdivenlerde (ayak) ses(i) oldu, birisi acele ediyordu.

3. Kimsä yüyürä-yüyürä yuharı galhırdı = Birisi koşa koşa yukarı çıkıyordu.

4. Kimi gözläyirsän o gälmir, kimdän gaçırsan gabağına çıhır = Kimi bekliyorsan o gelmiyor, kimden kaçıyorsan (o) önüne çıkıyor.

5. Hälä sinnim gırh olmayıb, amma häştad yaşında gocadanpis gündäyäm = Yaşım daha kırk değil, ama seksen yaşında ihtiyardan fena haldeyim.

6. Gonaglardan biri kinoya zäng elädi = Konuklardan biri sinemaya telefon etti.

7. Atam paltarını çiyninä alıb bayıra çıhdı = Babam ceketini omuzuna alıp sokağa çıktı.

8. Mänim sänä nä pisliyim keçib ki mänimlä belä danışarsan? = Benim sana ne kötülüğüm dokundu ki benimle böyle konuşuyorsun?

9. Yay girmämiş, havalar istilaşir = Yaz gelmediği (halde) havalar ısınıyor.

10. Naharı eşikdä yiyäcäyik = Öğle yemeğini dışarda yiyeceğiz.

Azerî, Türkçeye en yakın olan Türk dillerindendir. Bununla birlikte, yukarıdaki cümleler standard Türkçe konuşan, Doğu Anadolu ağızlarını bilmiyen Türklerce kolay kolay anlaşılamaz. Azerînin anlaşılmasındaki güçlük daha çok Azerî ile Türkçe arasındaki sözlük (lexical) farklardan ileri gelir: küçä "sokak", maşın "otomobil", fit "korna, düdük", pillä "merdiven", täläs- "acele etmek", yüyür- "koşmak", gözlä- "beklemek", gabag "ön", pis "fena, kötü", kino "sinema", zäng "zil", zäng elä- "telefon etmek", paltar "ceket", çiyin "omuz", bayır "sokak, cadde", danış- "konuşmak", yay "yaz", isti "sıcak", istiläş- "ısınmak", nahar "öğle yemeği", eşik "dışarı", vb. vb. gibi. Sözlük farklara biçimlik farklar (atanı "babayı", küçäni "sokağı", çıhır "çıkıyor", gälär "gelir", gälir "geliyor", gälmir "gelmiyor", vb. gibi) da eklenince Azerî ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirlik oranı önemli ölçüde azalır. Denilebilir ki "Bu kadar fark Anadolu ve Rumeli ağızları ile yazı dilimiz arasında da vardır". Doğrudur: örneğin Kars ya da Bitlis ağzı da, Azerî kadar değilse de ona yakın derecede yazı dilimizden farklıdır. Ne var ki Kars da, Bitlis de ulusal sınırlarımız içindedir; bu illerimizdeki konuşma türlerinin birer yazı dili olarak gelişmeleri düşünülemez. Azerî ise Türkiye sınırları dışında, politik bakımdan bizden ayrı ve bağımsız başka bir ülkede konuşulmaktadır. Politik ve kültürel bakımdan bize bağlı olmıyan Azerîler diyalektlerini ayrı bir yazı dili olarak geliştirmişlerdir. Buna bizim bir diyeceğimiz olamaz. Burada, yeri gelmişken, bir noktayı vurgulayalım:

Azerî Türkçesi Sovyet Devriminden sonra yazı dili olmuş değildir. Azerî diyalekti daha XIX. yüzyıl ortalarında yazı dili olmağa başlamıştır. XIX. yüzyılda Azerbaycan'ın Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra Fars dili ve edebiyatının Azerî aydınları üzerindeki etkisi büyük ölçüde azalmıştı. Azerî tiyatrosunun kurucusu Mirza Fethali Ahundzade (1812-1878) komedilerini yerli Azerî diyalekti ile yazmış (1850-1855) ve böylece Azerî yazı dilinin temellerini atmıştı. 1875'te yayımlanmağa başlıyan Äkinçi gazetesinin de Azerî diyalektinin yazı dili olarak gelişmesinde büyük rolü olmuştur. Kısaca, 1917'de Sovyet Devrimi patlak verdiği zaman Azerî Türkçesi’nin yazı dili olarak en az yarım yüzyıllık bir geleneği vardı.

Aslında Azerî diyalektinin yazı dili olarak kullanılması çok daha eskilere, XIV. yüzyıla gider. Hasanoğlı, Kadı Burhaneddin (1345-1398), Nesimî (1369-1404), Hataî (1485-1524), Fuzulî (1498-1556), vb. gibi şairler yapıtlarını Azerî diyalekti ile yazmışlardır. Ancak, klasik öncesi ve klasik dönemde Azerî diyalekti ile Anadolu Türkçesi arasındaki fark pek fazla değildi. Modern Azerî yazı dilinin kurulması ile bu fark daha da artmış ve çeşitlenmiştir.

1970 sayımlarına göre SSCB'de 4,380,000 Azerî vardır. Bu sayıya İran'ın Azerbaycan ili ile öbür bölgelerinde yaşayan Azerîler de katılırsa Azerî yaklaşık olarak 10,000,000'u bulur. İran dışında, Irak ve Türkiye'de Azerîler vardır.

Azerî Türkçesi’nin dört diyalekti ya da diyalekt grubu vardır:

1) Doğu diyalekti ve ağızları grubu (Küba, Baku, Şamahı diyalektleri ile Mugan ve Lenkoran ağızları),

2) Batı grubu (Kazak, Gence ve Karabağ diyalektleri ile Aynım ağzı),

3) Kuzey grubu (Nuha diyalekti),

4) Güney grubu (Nahcivan, Ordubad ve Tebriz diyalektleri ile Yerevan ağzı. Bunlardan başka, Gökçay, Agdaş ve Cebrail gibi yukarıdaki diyalekt grupları arasında geçişi sağlıyan ağızlar da vardır. Bu diyalektlere Azerbaycan SSC dışında konuşulan Kerkük ve Erbil diyalektleri ile İran'ın Şiraz bölgesinde konuşulan Kaşkay ve Eynallu diyalektlerini de katmak gerekir. Afganistan'ın Kabil şehrinde konuşulmakta olan Afşar diyalekti de unutulmamalıdır.

XVIII. Gagauzca-Türkçe Deneyi

1. Uşak çeketti âlâma = Çocuk ağlamağa başladı (harf. "Çocuk başladı ağlamağa").

2. Biz gördük, ani yavaş işlemektän var nicä geri kalalım = Yavaş çalışınca nasıl geri kalacağımızı gördük (harf. "Biz gördük, hani yavaş çalışmaktan nasıl geri kalalım").

3. Dädü, haylak durmasın deyni, girmişti başça brigadasına çiten ärmä = Dedecik, boş durmamak için, sepet örmek amacıyla bahçecilik ekibine girmişti (harf. "Dedecik, aylak durmasın diye, girmişti bahçe ekibine sepet örmeğe").

4. Beklärkän gemiyi gecälär tâ oya geçärdi, nekadar işlärkän = Gemiyi beklerken, geceler, çalışırken olduğundan daha yavaş geçiyordu.

5. Annader cenk için = Savaş hakkında anlatıyor.

6. Karannık olducânan, yabanı çıker dâdan = Karanlık olunca kurt dağdan çıkar.

7. Ama onun kısmetsizlinä, o yer, ani o ayırmıştı, yannaşıkmış taman bir zengin hem hodul adamnan = Şanssızlığına bakın ki onun ayırdığı yer zengin ve kibirli bir adamınkinin tam yanındaymış.

8. Yoktu nicä gitsinnär = Gidemezlerdi.

9. Tutunduk yeniycä işä, neçinki yeskiycesinä büün yok nasıl yaşamâ = Bugün eskisi gibi yaşamak olanaksız olduğundan yeniden işe girdik.

10. Läzımdı göstermä insana, nekadar tâ islä birerdä işlemä = İnsanlara, birlikte çalışmanın çok daha iyi olduğunu göstermek gerekiyordu.

Görüldüğü gibi, Gagauzca Türkçeye çok yakındır. Bununla birlikte, bazı sözlük (uşak "çocuk", çeket- "başlamak", çiten "sepet", oya "yavaş, ağır", yabanı "kurt", hodul "kibirli, gururlu", islä "iyi", birerda "birlikte", deyni "için, diye", sesle- "dinlemek", urok "ders", vb.) ve sözdizimlik (syntactical) farklar Gagauzca ile Türkçe arasındaki karşılıklı anlaşılabilirliği önemli ölçüde azaltır. Bununla birlikte Gagauzlar Türkiye sınırları içinde yaşamış olsalardı, Gagauzca, hiç kuşkusuz, Türkçenin bir diyalekti sayılırdı. Ne var ki durum böyle değildir.

1970 sayımlarına göre SSCB'de yaşıyan Gagauzlann sayısı 157,000'dir. Gagauzlar’ın büyük çoğunluğu Moldav SSC'nin güney bölgesi ile Ukrayna SSC'nin buna bitişik olan Odessa bölgesinde yaşar. Gagauzlar buraya (Besarabya'ya) XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyıl başlarında Kuzey-Doğu Bulgaristan'dan getirilip yerleştirilmişlerdir. Göç ettirilmiyen az sayıda Gagauz Bulgaristan'daki eski yurtlannda yaşamaktadır. Ayrıca, Kazakistan ile Orta Asya'da da bazı küçük Gagauz toplulukları (birkaç köy) vardır.

Gagauzca 1957 yılına kadar bir diyalekt olarak kalmıştır. XX. yüzyıl başlarında (1910-1930 yılları arasında) Kişinev Piskoposluğu tarafından Gagauzlar için Rus ve Romen alfabeleri ile dinî kitaplar (İncil, Zebur, Kilise tarihi vb.) yayımlanmıştır. 30 Temmuz 1957'de Moldav SSC Yüksek Sovyeti Başkanlığının aldığı bir kararla Gagauzca için Kiril asıllı bir alfabe kabul edilmiştir. Gagauzca şimdi bu alfabe ile yazılmaktadır.

Gagauzca’nın iki diyalekti vardır: 1) Orta (Çadır-Lung ve Komrat) diyalekt, 2) Güney (Vulkaneşt) diyalekti. Bu iki diyalekt arasında bazı seslik, biçimlik ve sözlük farklar vardır. Biçimlik farkların en önemlisi şimdiki zamanın Orta diyalektte -er ile (al-er, ver-er), Güney diyalektinde ise -ıy/-iy eki ile kurulmasıdır: al-ıy "alıyor", ver-iy "veriyor", vb. gibi. Gagauz yazı dili orta diyalekt üzerine kurulmuştur. Bu iki diyalekt arasında sözlük farklar da vardır. İşte bir kaç örnek: Orta diyalekt giysi = Güney d. çamaşır, Orta d. şişe = Güney d. sırça (pencere camı) vb.

Dipnotlar

1. Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Ders Yılı Güz Sömestri Katalogu.

2. Bkz. Örneğin Ahmet Cevat Emre, Türk Lehçelerinin Mukayeseli Grameri, birinci kitap: Fonetik, T.D.K. Yayınlan D. 28, istanbul 1949.

3. Bkz. örneğin A. Dilâçar, Dil, Diller, Dilcilik, T.D.K. Yayınları, sayı: 263, Ankara 1968, s. 84-85-86.

4. Bkz. örneğin, Saadet Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri II: Yaşayan Ağız ve Lehçeler, Ank. Univ. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınlan: 214, Ankara 1972. Bu eserin giriş bölümünde sayın Çağatay "Yakutların ve Çuvaşların dili artık lehçe denemeyecek kadar kelime kökünde ve hazinesinde de değişmiş olduğundan, ikinci bir Türk dili grubu olarak yer almıştır" demekte ve Çuvaşça ile Yakutçanın lehçe sayılamayacağını kabul etmektedir. Ancak, aynı cümleden, bu iki dilin bir gruba girdiği anlamı da çıkıyor ki bu görüşe katılmak olanaksızdır. Çuvaşça ile Yakutça iki ayn Türk dilidir. Çünkü, birincisi bir r, l dili olduğu ve Ana Bulgarcaya gittiği halde, ikincisi bir z, ş dilidir ve Ana Türkçeye gider.

5. Bkz. örneğin, Reşid Rahmeti Arat, "Türk Şivelerinin Tasnifi", Türkiyat Mecmuası, X, İst. 1953, s. 59-139 ve "Türk Milletinin Dili", Türk Dünyası Elkitabı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınlan: 45, seri: I sayı: A5, Ankara 1976, s. 137.

6. Charles F. Hockett, A Course in Modern Linguistics, New York 1958, s. 327-328.

7. "Pantürkizm Ülküsü ve Dilde Birlik iddiası", Türk Dili, sayı: 310, Temmuz 1977, s. 15-18.